9 Aralık 2009 Çarşamba

MONTESSORİ EĞİTİMİ



Bu eğitimle ilgili bir kitap almıştık aylar önce. Önsözünden bir kaç cümle:" Çocukların beyinlerinin öğrenmek için programlandığı doğru.Fakat beyin erken yaşta uyarılmazsa, çocuklar potansiyellerini gerçekleştiremezler. Demek ki, okul öncesi dönemde çocuklarımızı iyi eğitmenin sorumluluğunu, olanca ağırlığıyla omuzlarımızda taşıyoruz." Yani çocukluk dönemi. Herşeyin temelinin atıldığı dönem. Bunun farkında olan ve çocuğuna bu dönemde doğru yöntemlerle yaklaşan annelere ve onların çocuklarına ne mutlu. Keşke tüm çocuklar bu eğitimin önerdiği ortam ve olanaklarla büyüse. Dünya ne denli farklı olurdu kimbilir.Hayal etmesi bile güzel.
Bu dönemde neler yapmamız gerektiğini de anlatıyor kitap. Uygun bir ev ortamı, doğru yönlendirme,günlük işlerini kendi başlarına görebilmeye teşvik edecek ortamlar oluşturmak, çocuğu dikkatle izleyip davranışlarımızı onun kişisel ihtiyaçlarına göre belirlemek gibi...
Bizde bu eğitimle ilgili bazı uygulamalar yapıyoruz Eren' e. Oyuncakları ve kitapları için raflı dolap alındı. Oyuncaklarını oynadıktan sonra oraya yerleştirmesini istiyoruz.Genellikle yerleşik oyuncaklarını evin içine fırlatmak daha çok hoşuna gitsede arada bir getirip koyuyor.Bizim raflara yerleştirmemizi izliyor.Daha çok kitaplarını dizmeyi seviyor. Onları da raflara bir diziyor, iki atıyor. İndirip kaldırıyor, atıp koyuyor derken orada bayağı bir zaman geçiriyor.
Bakalım attıklarını, dağıttıklarını ne zaman toplayacak.

4 Aralık 2009 Cuma

"PARMAKTA OYNATILAN" ANNE-BABALAR ÇAĞI

Uzmanlar diyor ki;yeni yetme nesil anne-babalar,çocuğa sınırlarını öğretmekte tutuk davranıyor, özgüven aşılamada abartıya kaçıyor ve net bir ses tonuyla “dur” diyemiyor. Çocuğuna “hayır” diyemeyen, böyle olunca da “parmakta oynatılan” yeni nesil anne-babalar, farkında olmadan yalnızca kendini önemseyen, abartılı özgüven nedeniyle benmerkezci, insani duyarlılıkları zayıf kalacak bir nesil yaratabilirler.
Medical Park Fatih Hastanesi’nden Klinik Psikolog Sinem Demir, çocuklarımızı büyütürken yaptığımız “psikolojik hataları” anlattı:
Özgüven her koşulda iyidir. Bu bilgi, 1980 ve 1990’lı yıllarda Amerika ve Avrupa’daki yeni çocuk yetiştirme açılımına psikoloji biliminin katkısı olarak ortaya sürülmüştür. Ancak yıllar, pek çok önemli kuramcının bu konuyu yeniden değerlendirmesine yol açmış, çocuklara özgüven pompalamasının, katkıdan çok zarar getirmeye başlad ğını göstermiştir. Çocuğa “sen çok özelsin, farklısın” mesajlarının sıklıkla gitmesi, erken yaşta aşırı şişen bir “benlik” duygusuna yol açabilir. Çocuğun her davranışını mercek altına almamak, sürekli ona açıklamalar yapmamak; yani hayatta “sürekli ve sadece” onun merkezde olduğu algısını ortadan kaldırmak, özgüvenden bencilliğe gidebilecek yolu kesebilir.
Çocuklara asla kızılmaz Çocukların onurlarını kırmamak, onları ruhsal ve fiziksel olarak korumak sadece anne-babanın değil, hepimizin görevi. Ancak çocuk, kimi zaman net ve sert yönlendirmelere de ihtiyaç duyar. Örneğin; annesine herkesin ortasında tekme atan üç yaşındaki bir çocuğa, sakince “bu yaptığın pek hoş değil” demek yerine, sert ve net bir ses tonu ile “yapma!” denilerek sert ve donuk bir yüz ifadesi ile tepki verilebilir.
Çünkü şiddet göstermesi neredeyse normal karşılanan bir çocuk, bu davranışı artırarak yineleyecektir.
Başkalarının yanında...
Çocuk, bu bilgiyi kullanarak başkalarının yanında dizginlenemez davranışlar sergiler.
Örneğin; başkalarının yanında sürekli gürültü yapan bir çocuğa da sert bir şekilde “hayır” denilebilmelidir.
Başkalarının çocuğuna asla müdahale edilemez:
Eskiden genç annesinin başa çıkmakta zorlandığı bir çocuğu, tatlı sert bir müdahale ile hizaya getiren
“teyzeler” vardı. Günümüzde ise bir kafeteryada ortalığı birbirine katan bir çocuğa çoğunluk,
“başkasının çocuğuna asla müdahale edilmez” düşüncesi ile sessiz kalabiliyor. Oysa görmezden
gelmek, hatta çocuğa gülümsemek yerine; anne-babayı rencide etmeyecek şekilde çocuğa dönerek “anneni çok zor durumda bırakıyorsun ve bağırtınla da hepimizi rahatsız ediyorsun” denilebilir.
Çocuğun her merakı giderilmeli:
Çocuğun her sorusu ayrıntılarıyla cevaplanırsa, düşünceleri ve hayal gücü yetişkin cevapları ile
“sınırsızca” karşılık bulursa; “çevrenin onun sorularına ve konuşmalarına yetişemediği ve bir süre sonra rahatsızlık vermeye başlayan” bir çocuk haline gelebilir. Çocuk, bazı sorularının cevabını kendi hayal gücünden tamamlayabilir. Her şeyı ayrıntısıyla bilmek zorunda değildir. Her sorusunun ayrıntlarıyla yanıtlanması, düşünce hızını ve konuşma miktarını kontrolsüz hale getirebilir.
Aile içi kararlar mutlaka çocuğa da sorulmalıdır:
Bu bilgi de; altı yaşında ancak hafta sonunda nereye gidileceğine karar vermesi istenen, sekiz yaşında
ancak eve alınacak mobilyayı seçen, dört yaşında ancak akşam mönüsü onun seçimine göre düzenlenen çocuklara işaret eder. Demokratikliğin çocuğu da kapsaması demek, aile içindeki önemli her karara çocuğu da katmak demek değildir. Bazı kararları sadece yetişkinler vermelidir. Karar verme sistemine “her zaman” çocuğu da katmak, hatta onu “asıl karar verici” yapmak çocukta yük yaratır.
Yemek yemeyen çocuk...
Bu, sadece pediatrinin değil, kısmen psikolojinin de konusudur. Bir bebeğe abartılı şekilde yemek
yedirilmeye çalışılması, yedi-sekiz yaşlarındaki çocuğun ağzına yemek tıkılması (bu, bağımlılık
açısından riskli bir belirtidir) ne kadar sağlıksız ise; yapısal olarak “yememeye yatkın” çocuklara asla baskı yapmamak da gerçekçi değildir. Bu tür çocuklar, tamamen kendi inisiyatiflerine göre yemek yiyemezler.
Özellikle iki yaş civarı çocuklar, bu konuyu iyice oyuna çevirirler, yemek yerken gezerler. Gezerken ya
da masadayken, çocukların ağızlarını açmak istemedikleri zamanlarda da net (ancak şiddet, aşırı
öfke göstermeden) yönlendirmelerle yemek yedirilebilir.


FİGEN
ATALAY
Cumhuriyet Gazetesi

3 Aralık 2009 Perşembe

BUGÜN ŞAŞIRTAN GELİŞMELER OLDU

Bugün sabah uyanınca oturağına oturttum Eren' i. Hiç itiraz etmedi, oturdu. Kenarlarına vurarak oynadı ve çişini yaptı.Uzun süredir her denememizde hemen itiraz edip kalkıyor, oturmak istemiyordu. Aylar önceydi, her oturttuğumda hiç olmazsa bir parça çiş yapıyor arada bir de kaka yaptığı oluyordu. Ama giderek kronikleşen kabızlık durumu başlayınca işler değişti. Bir keresinde oturağına acıyla ağlayarak kakasını yaptığından beri bir daha oturmaz olmuştu.Zaten son aylarda artık hiç denemiyorduk. Nasıl olsa oturmayacak, çünkü kabızlık günlerce tüm beslenme denemelerimize karşın devam ediyordu. Arada bir normal çıksada yeniden ilk fırsatta kabızlığa dönüş başlıyordu. Kabızlık büyük olasılıkla genetik mirastı Eren'de.
Bugün nasıl olduysa bir oturtturayım dedim ve oturdu. Daha sonraki saatlerde de hiç itirazsız oturdu. Bekledi kaka yapayım diye ama baktım zorlanıyor, yine acıyarak yaparsa bir daha oturmaz diye hemen kaldırdım.Gerçi bir kaç gündür iyiydi.Sade olarak yemediği avokadoyu azıcık muzla ezip yediriyoruz her gün. Mevsimine göre armut, üzüm, incir, kavun gibi meyveler veriyoruz. Yumuşatıyor.Bir gün yemesin hemen kabızlık başlıyor.
İkinci güzel gelişme: Diğer günlere göre eliyle ittirmeden verdiğim besinleri itiraz etmeden yedi ve en güzeli uykusu geldiğinde kucağıma çıkmak istedi, kucağıma alınca da başını yatmaya göre ayarlayıp gözlerini yumdu ve uyudu. "Aman Tanrım bu günü bize çok görme, devam etsin" dileklerim semaya ulaşmıştır. Bir aydan fazladır tümüyle bozulan uyku düzeni ve sıkıntıları umuyoruz, bekliyoruz bitsin artık diyoruz.
Bu arada köpek dişi de görünüyor iyice kabarmış olarak..
Bana da bir çay demleyip keyfini çıkarmak görünüyor.

26 Kasım 2009 Perşembe

YİNE YOLCULUK


Bilmediğim yerlere olduğu kadar bildiğim ve sevdiğim yerlere de sık sık yolculuk yapmayı seviyorum. Eren' e bakalıberi pek gezemesemde O'nunla birlikte aralıklarla yolculuk yaptık. Büyüdükçe O'nunla yolculuk daha zorlaşıyor.Uykusu azaldığından yolculuk boyunca uyanık ve koltuk içinde devinimleri kısıtlı olduğundan, sağa sola bakıp,biraz oyalanıp sonra başlıyor inmeye, kalkmaya falan.O yüzden O'nunla yolculuk kabusum oluyor nerdeyse. Geçen hafta yine Ankara' ya gitmemiz gerekti.Yolculuğa çıkmadan önce başladım kaygılanmaya. Çunkü bundan önceki yaptığımız yolculukta son yüz km. yi ayakta bitirmiştik. Artık sıkıldığından duramaz olmuştu.O yüzden daha yolculuğa çıkmadan kaç gün önce tedirginliğim başladı. Ama bu kez beni mahçup etti, sadece son yarım saati bağırıp çağırarak geçirdik.
Eren Ankara'yı seviyor. Bol bol geziyor.Kuzeniyle oynuyor.Hava da şansımıza ılıktı.
Birkaç gün sonra dönüş başlıyor. Acaba dönüş yolculuğunda neler yaşayacağız.Hadi Eren bize yine bir iyilik bu yolcuğu da rahat atlatalım.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Başlık Bulamadım


Eren uykuda. Evde tek tıkırtı olmaması için parmaklarımın ucuna basarak dolaşıyorum. Her an ve en ufak bir tıkırtıda hemen uyanabilir. Bu hafta gece ve gündüz uykusundan sonu gelmeyen bir ağlamayla uyanıyor.Ne yapsak susturamıyoruz. Gözü hiçbir şeyi görmüyor feryatlarından. Susturmak, yeniden uyutmak dakikaları aşıp saatlere ulaşıyor. Bir huzursuzluk var süregiden anlayamıyoruz. Yemesi desen hergün değişiyor. Bugün severek yediğini ertesi gün tükürüyor. Yani Eren şu yemeği seviyor demek olası değil. Onu yemezse belki bunu yer diye seçenekleri çoğaltmaya çalışıyoruz. Yine de birini yemezse diğerini yiyor, yani iştahı var. Ateşi de yok. Ama eline ne geçerse ısırmaya çalışıyor. Yakınında ne varsa, benim elim kolum da dahil. Yine diş sıkıntıları mı diye varsayımlar üretiyoruz.Ne sıkıntısı varsa söyleyebileceği günleri bekleyerek.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Bırakın Sorununu Çözmeye Çalışsın

FİGEN ATALAY
Çocuklar kendi sorunlarını çözmeyi nasıl öğrenirler? Kendi sorunlarını çözebilen çocuklar yetiştirmek için, neler yapmalı ya da yapmamalıyız? Anne-babaların yanlış tutumları nedeniyle çocukta oluşan düşünce neyazık ki “sorunları anne-babalar çözer” oluyor.
Çocuklarımıza gün boyunca “haydi geç kalacaksın”, “okul çantanı unutma”, “hırkanı kaybetme”, “kalem kutunu çantana koydun mu?”, “bahçede çok koşma terlersin”, “merdivenleri dikkatli çık” der dururuz. Aslında bu uyarıların pek işe yaramadığını da biliriz. Ödev defterini evde unuttuğunu farkettiğimiz çocuğumuza bunu hatırlatmasak, belki okulda yaşayacağı sıkıntılardan sonra bir daha çantasını hiç unutmayacak, hep kontrol edecek. Ama onun üzülmesini, öğretmeninden azar işitmesini istemediğimiz için yanlış olduğunu bilsek de yapmayız bunu.
İzmir Ekin Koleji Psikolojik Danışmanı, Eğitimci Rezan Turhan, kendi sorunlarını çözebilen çocuklar yetiştirilmesi için velilere önemli görevler düştüğünü söylüyor. Turan’a göre, sorun çözebilme bir beceridir, öğrenilebilir ve çocuklara kazandırılabilir.
Edilgen hale gelmesin
Çocuğun günlük yaşamında anne babaları tarafından sıkça uyarılmasının, çoğunlukla hedeflenen sonuçları getirmediğine dikkati çeken Turhan, bu konuda velilere şu uyarılarda bulunuyor:
“Burada niyetiniz çocuğu yaşayabileceği zorluklardan uzak tutmak veya ona yardım etmek olabilir. Özellikle küçük yaşta çocukları olan anne-babalar, öğretmek amacıyla da çocuğuna ne yapması gerektiğini hatırlatmak isteyebilir. Oysa sıklıkla yapılan bu hatırlatmalar yaşananları, sorunları bir kişiden alıp diğerine taşımaktadır. Çocuk neyi ve nasıl yapması gerektiği konusunda yanlış şeyler öğrenebilmekte, konu ile ilgili çabasız, ilgisiz, deneyimsiz kalmaktadır. En sonunda çocukta oluşan düşünce ise; ‘Sorunlar anne-babalar tarafından çözülür’ olabilmektedir. Böylesi bir anlayış, çocuğu edilgen hale getirebilir ve çözümü hep büyüklerinden ve başkalarından bekleme yanlışına düşürebilir. Sorun çözebilme bir beceridir, öğrenilebilir ve çocuklara kazandırılabilir. Özellikle küçük yaşlardan başlayarak ve onun karar verme alanında olan konularda bu çalışmalar yapılabilir. Çocuk, sınırları tanımlanmış ortamlarda, beslenme, uyku, arkadaşlık, öğrenme, ders çalışma gibi bireysel konularda; seçme, erteleme, karar verme, değerlendirme gibi sorun çözme becerileri kazanabilir.”
Çözüm yolları düşünsün
Rezan Turhan, sorun çözme becerisinin alt yapısını oluşturacağını ve çocuklara kazandırılması gerektiğini düşündüğü becerilerle çalışmaların içeriğini şöyle sıraladı:
• Kendisinin ve diğerlerinin duygularını anlama,
• Diğer kişinin bakış açısını dikkate alma,
• Birden fazla çözüm yolu düşünme,
• Her çözüm yolunun olası sonuçlarını dikkate alma,
• Hangi çözüm yolunun seçileceğine karar verme,
• Kararlı ve sabırlı tutum geliştirme,
• Sorumluluk geliştirme,
• Sorun çözebilmek için gereken sözcük dağarcığını öğrenme.


Cumhuriyet Gazetesi, 31.10.2009

27 Ekim 2009 Salı

GRİP VE ARDIÇ YAĞI

Geçen hafta ailecek grip olduk. Nerden geldiği belli olmayan bir grip. Bir anda boğaz ağrısı, baş ağrısı derken burun akıntısı da tüm şiddetiyle kendini gösterdi. Eren de aynı. Hapşırıyor, burnu akıyor, ateşi yükseliyor. O' na ateş düşürücü ilaçlarını verdik, burnuna damla damlattık. Kendimiz için ise her zaman elimizin altında bulunan isveç iksiri, kantaron yağı , ardıç yağı, zencefil, havlucan, ıhlamur, tarçın ve karanfilden oluşan karışık bitki çayına başvurduk. Bir de tuzlu su. Burun akıntısı yeni başladığında ele biraz tuzlu su koyup burna çekilerek burun içi hiç olmazsa yarım saatte bir yıkanırsa nezleyi ilerlemeden durduruyor. Aynı şeyi biraz sulandırarak hazırladığımız isveç şurubuyla da yaptık. Yetmedi birazcık kaynayan suya bir kaç damla ardıç yağı damlatıp buharını kokladık. Burundan nefes alınmayacak kadar olan tıkanıklığı bile hemen açıyor. Adaçayı kaynatıp boğazımız için sık sık gargara yaptık. Yine biraz sulandırarak hazırladığımız isveç şurubuyla da gargara yaptık. Boğaz ağrısının ilerlemesine izin vermedik sanki. Ardıç yağı bir kesme şeker üzerine birkaç damla damlatılarak ağızda emilirse boğaza o da iyi geliyor. Bir ara bu yağdan azıcık burnuma süreyim, daha çabuk iyileştirir gibi bir düşünceye kapıldıysam da bu bana bir müddet çığlıklar atarak dövünmeme mal oldu. Hemen kantaron yağıyla bolca yağladım da o dayanılmaz acıyı aldı. Ey mucizeleri bitmez doğa!. Birinin yaktığını öbürü söndürüyor. Böylece ardıç yağının direk olarak kullanılmayacağını deneyimleyerek öğrendim. Kantaron yağına gitti aklım herhalde. Onu her ağrıyan, acıyan yere bolca boca ettiğimizden olacak. Her kuşun eti yenmez misali.
Boğaz ve burnu böyle hallettik, sabah akşam bir tatlı kaşığı iksiri sulandırıp içtik. Yine sabah akşam zencefil, tarçın, havlucan ve karanfili kaynatıp üstüne biraz ıhlamur atıp demleyip içtik. Ateş ve kırgınlık içinse birer Parol yuttuk. İşte o kadar. Aynı gün geceyi bile rahat geçirdik, ertesi güne çok da fazla bir şikayetimiz kalmamıştı. Ama biz yine iksire ve çayımıza devam ettik. Zaten bu zencefilli çay normal zamanlarda da içilecek, bünyeyi kuvvetlendiren bir çaydır.
Bir gribi daha ilerlemeden böylece nerden geldiğini bilmediğimiz yere yolcu ettik.

15 Ekim 2009 Perşembe

ÖZEL ANLAR



16. ayımız bitmek üzere. Her gün yeni gelişmelerle karşılaşıyoruz, bu bizi mutlu ediyor. Bugün ilk kez yiyeceğini eliyle alıp ağzına götürdü. Yemek yerken hadi bir deneyelim dedik. Biraz ekmek parçasını elimize koyup " hadi al ye, ham yap " gibi teşvik edici sözlerle alıp yemesini bekledik. İlk önce ekmekle küçük parmaklarıyla üstüne basa basa oynadı, sonra ağzını ekmeğe uzatıp yemek istedi. Annesi ekmeği parmaklarıyla tutup ağzına götürmesini sağladı. İki kez böyle alıştırmadan sonra kendisi alıp yemeye başladı. Bir alıyor ağzına götürüyor, bir alıyor düşürüyor. Küçücük parmaklarıyla almaya çalışıp ağzına itiştirmesi bizler için hem sevindirici, hem çok keyifliydi. Ağzına götürdükçe O da keyiflenip gülmelerimize katılmaya başladı. Bunu daha önce denemelimiydik, önüne konulan yiyecekleri kendi kendine yemesi için bu zaman erken mi, geç mi hiç önemli değildi. Aslolan şimdiydi, bu andı.

İşte çocuğa verilen yoğun emeklerin karşılığı paha biçilmez böyle anlar olmalıydı . Sevincin hep birlikte duyumsandığı özel anlar...

7 Ekim 2009 Çarşamba

Bebek Bakımıyla İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar

FİGEN ATALAY'ın yazısı

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr.İbrahim Çelik, bebek bakımında artık halk efsanesine dönüşmüş bilgilerin doğrularını anlatarak annelere bir mini rehber oluşturdu.

1-Emziren anne üşütünce kendi karnı ağrır,bebeğe birşey olmaz

Anne üşütürse en fazla kendi karnı ağrır, zira soğukta bağırsak kasılma ve hareketleri hızlanır, bu da karın ağrısı olarak hissedilir.Ancak bu fiziksel durumun süt yoluyla bebeğe geçmesi söz konusu değildir.

2-Anne gazlı içecek tüketirse bebekte gaz olmaz.

Gazlı içecekler sıkıştırılmış karbondioksit içeren sıvılardır. Bunlar içildiğinde açığa çıkan serbest karbondioksit midede gaz baloncukları şeklinde şişkinliğe yol açar. Ancak bu gaz baloncuklarının süt yoluyla bebeğe geçmesi fiziksel olarak olanaksızdır. Benzer şekilde gaz yapan yiyecekler yendiğinde annenin bağırsaklarında bulunan bakteriler, bu yiyecekleri fermente ettiğinde açığa çıkan gazlar annede gaz olarak hissedilebilir. Ancak bu gaz baloncuklarının da süt yoluyla fiziksel olarak bebeğe geçmesi söz konusu değildir. Annenin yediği yiyeceklerin içinde bulunan bazı alerjik protein ve kimyasalların süt yoluyla bebeğe geçip bebekte alerjik reaksiyon ve karın ağrısı oluşturma potansiyeli vardır. Ama bu sadece duyarlı bebeklerde ve nadiren oluşur.

3-Bebek yeşil kaka yapıyorsa araştırmak gerekir

Bebeğin kakasının yeşil olmasına neden olan çok sayıda sebep vardır. En temel neden bağırsak pasajının hızlanmasıdır. Bağırsak hareketini artıran her türlü fiziksel ve kimyasal etken bebeğin kakasının yeşil olmasına neden olur. Bu, çoğunlukla da belirgin bir sebep olmadan olur.

4-Anne strese girince sütüde etkilenir.

Geleneksel olarak süt salgısını artırdığı düşünülen sayısız gıda, içecek ve bitki çayları tanımlanmıştır. Ancak bilimsel olarak kanıtlanmış ve her annede aynı derecede etki gösteren özel bir gıda ya da içecek ne yazık ki bulunmamaktadır. Anne sütü üzerine etkili olan temel faktörler şunlardır: Annenin yapısal ve genetik özellikleri, emzirmeye olan isteği ve inancı, normal doğum yapıp en kısa sürede bebeğin anne memesiyle buluşması, annenin ağrı, sancı, yorgunluk ve stresinin olmaması, doğru teknikle ve sık aralıklarla bebeğini emzirmesi, bol sıvı alması ve dengeli beslenmesi.

5-Tırnaklarını kesmek için kırkının çıkmasını beklemeyin

Bebeğin tırnakları, tırnak yatağını ne zaman geçerse o zaman kesilir. Bunun için kırkını beklemeye gerek yoktur. Bazen bebek doğduğunda bile kesilebilecek kadar uzun olabilir.

6-Hava sıkışınca hıçkırık olur

Bebeğin hıçkırmasının temel nedeni midede sıkışıp kalan hava cebinin mideden dışarı diyafram kasına doğru bir baloncuk oluşturup bu kası uyarmasıdır. Sıkışan bu hava kitlesi geğirilip çıkıncaya kadar hıçkırık devam eder.

7-Göz yaşarması, göz zarının tahriş olması demektir

Bebeğin göz yaşarması çoğunlukla mikrobik, alerjik ya da fiziksel bir etkenin göz zarını tahriş etmesine tepkisel olarak ortaya çıkar. Bazen de gözyaşı kanallarının doğuştan tıkalı olması nedeniyle gözyaşının buruna drenajındaki zorluk nedeniyle olur.

8-Ağlayan bebeği sık sık kucaklayın

Yenidoğan bebeğin, dünyada yapayalnız, savunmasız ve çaresiz olarak, kendini güvende ve huzurlu hissedeceği tek ortam olan anne kucağından şımaracağı gerekçesi ile mahrum kalması ne acı. Bebeklerinizi her ağladıklarında kucaklayın.

9-Yer yemez kaka yapmasından korkmayın

Tüm canlılarda var olan bir refleksin yenidoğandaki görünümü gastrokolik refleks, mideye bir gıda maddesi girdiğinde, eş zamanlı olarak kalın bağırsakların da harekete geçerek bağırsak içinde bulunan dışkının dışarı atılması hadisesidir. Son derece sağlıklı ve fonksiyonel bir süreçtir. Kesinlikle sindirim ya da emilim bozukluğunun işareti değildir.

10-Şekerli suya alışınca memeyi reddeder

Yenidoğan sarılığında bebeğin beslenmesinin çok büyük bir rolü olduğu kesin. Anne sütü yetersiz olan bebeklerde sarılık daha erken ve daha uzun sürmektedir. Formula mama çağından önceki yıllardan kalma bir alışkanlık olarak, aç kalan bebeğin en azından şekerli suyla beslenmesi kulağa mantıklı gelebilir, ancak günümüzde anne sütüne yakın formül mamalar varken şekerli suyla bebeğin beslenmesi gereksiz hatta zararlı bir davranış olabilir. Zira şekerli suyun tadına alışan bebek anne memesini reddedebilir.

11-İlk 3 ay bebeğe yalancı meme vermeyin

Anne babaların en büyük isteği bebeklerinin bir an önce yalancı emziğe alıştırıp bebeğin ağlama krizlerinden kurtulmaktır. Gerçekten de bebeğin yalancı emzikle avutulması kısa süre de olsa aileye nefes alma fırsatı verir. Ancak bebeğin yalancı emziği tutmak için yaptığı dil damak dudak hareketleri anne memesini emerken yaptığından çok farklıdır. Bu nedenle ilk günlerde bebekler yalancı emziği tutmakta çok başarılı görünmezler. Ancak bir kere bu işi başardıklarında bu sefer de anne memesini kavramakta zorluk çekerler. Bu da memenin bırakılması, formül ve biberon beslenmeye geçiş anlamına gelir. Bu nedenle mümkünse ilk 3 ay bebeklere yalancı meme verilmemelidir.

12-Bebek annesinin memesini bulunca rahatlar

Bebekleri hayata bağlayan güçlü arama refleksleridir. Bu refleks sayesinde bebek, anne memesini arar, bulunca da emer. Böylece hem karnı doyar, hem de kendini güvende hisseder, rahatlar. Çünkü henüz görme yeteneği tam gelişmemiş bebeğin çevresinde olan biteni anlama algılama kapasitesi sınırlıdır. Tek bildiği sıcak anne kucağı ve anne memesidir. Ona kavuşunca doğru yerde olduğunu hisseder, rahatlar. Dolayısıyla karnı tok bile olsa yenidoğan bebek, sürekli doğru yeri bulana kadar aranmak durumundadır.

Kaynak : Cumhuriyet Gazetesi

1 Ekim 2009 Perşembe

EREN KOŞTURUYOR

Küçük bir adam evde koşturuyor. Hep arkasında, yakın takipdeyim; daha tam olarak yürümesi pekişmedi. Ara ara sendeleyip düşebiliyor, kafasını bir yerlere vurabilir. Zaten elimizin altında bile bir anda kafasını çarpması olmadık birşey değil, bunu sıkça yaşıyoruz. Yakın takipteyim o yüzden peşindeyim. Yukardan bakıyorum aşağıya doğru,küçük bir insan, küçük adımlarla koştururcasına evi turluyor. Hep acelesi var gibi, gözü hep ellememesi gereken sakıncalı şeylerde. Uzanabildiği yerler bir yana uzanamadığı yerlere bile tırmanıp ellemek, oynamak istiyor. Bu yüzden sürekli hareket halindeyiz, daha doğrusu birlikte koşturuyoruz denilebilir.
Bu koşturmacaya kısa bir ara vermemiz gerekti, ani bir yolculuğa çıkmak zorunda kaldık Eren' le. Tüm gün evi turlayan çocuk 6-7 saat bir koltuğun üstünde ne yapar? Yolculuk başlar başlamaz koltuğunu yatırıp uykuya dalacak hali yok. Zaten genelde uykuya düşkünlüğü olmayan bir çocuk. Ama yine de uyku saati geldiğinde uyur ümidindeyim. Saatler ilerliyor, yan koltukdakilere bakıyorum uyumuş, arkadakiler uyumuş, gençler uyumuş, yaşlılar uyumuş, ama Eren'in uyku saati geçeli çok oldu, O hala keşifte. Oturuyor, kalkıyor, uzanıyor yola bakıyor, çevremizdeki yolculara bakıyor, kimine kendi dilinde sanki konuşmak ister gibi laf atıyor, ama uyku yok... Bir çocuk neden uyumaz, ya da zor uyur da büyükler neden bu kadar kolay uyur?Sonunda uyudu demeye dilim varmıyor, bayıldı demek daha uygun düşer. Kucağımda bir eli tişörtümün yakasını kavramış, ki bunu hep yapıyor Annesi uyuturken de ben uyuturken de uyuma moduna girince eli yakamızda. Kucağımda, koşturmacasına ara vermiş ve tüm çocuklar gibi masum melek haliyle uyurken düşünüyorum:
Daha bir buçuk yaşına bile gelmemiş bir çocuk şimdiye kadar ne algıladı acaba çevresiyle ilgili. Annesi, babası, çevresindeki diğer yakınları ve gördüğü diğer insanlarla ilgili neler algıladı, bunlar O'nda ne gibi izler bıraktı. Bu izlenimler yaşantısını nasıl etkileyecek, etkileyecek mi yoksa doğuştan getirdiği bilgiler baskın mı çıkacak? Ve ilgilendiği diğer şeyler: yollardaki kırmızı ışıklar, sadece yollardaki değil nerede olursa olsun gördüğü kırmızı bir ışık onda çığlıklar attırıyor: ah ah , ah ah
Arabalar, otobüsler hele hareket halinde iseler gözden kayboluncaya kadar izliyor. Kediler, köpekler, kuşlar görünce çığlıklar attığı bu canlılar O'nda böyle bir heyecan yaratırken ne gibi izler kalacak gelecek yıllarına...
Ne denilebilir ki?
Ne çok şey var yaşamımızı etkileyen.