30 Ocak 2010 Cumartesi

BÜYÜDÜ, AFACAN OLDU

Gece sütünü kesmemiz işe yaradı.Bu kez başardık.Her seferinde yeni bir senaryo yazan Eren bu kez galiba pes etti.Nazar etmeyelim söylemeye korkuyoruz, sanki bir sihirde söylersek bozulacakmış gibi.Artık geceleri kesintisiz uyuyoruz.Hepimiz, şaka değil.Gece sütünü keseliberi birkaç gece direndikten sonra uyanmamaya başladı.Akşamları da yemesi düzeldi,sabahları da kahvaltısını doya doya yapıyor.Herkes birbirine soruyor:Hiç kalkmadı değil mi? Bu ne güzel bir şeymiş, Eren doğduğundan beri Leyla gibi gezmeler sona erdi işte.Kendisi de rahat,bizde.
Şimdilerde bize bağırıp çağırıp dolaşıyor.Artık konuşmaya da başladı: Her söyleneni olmasa da bir çok şeyi yamuk yumuk tekrar etmeye çalışıyor.O da herkese oldukça sevimli geldikçe havasından geçilmiyor. Fırsatları da değerlendirmekten kaçınmıyor.Kim cep telefonunu elinin ereceği bir yere koymuş farkında olmadan, hemen Eren' in elinde. Geri alabilirsen al artık.Sakar solak basarak acil ambulansı aramış geçen gün.Baktık telefondan bir bayan sesi geliyor.Almaya çalıştıkça da " da, du " diyerek üstüne basa basa kesin olarak vermeyeceğini bildiriyor.
Geçen günde benim laptopu açık yakalamış, aceleyle nerelerine bastıysa hiç bilmediğimiz fonksiyonlarını ortaya çıkardı.Yanına gelince elinden alacağımızı bildiğinden öyle bir aceleyle son birkaç tuşa daha basmak için öyle bir çaba gösteriyor ki, gülmelerimizi saklamak zorunda kalıyoruz.Bir o kadar da ciddi bunları yaparken.
Çok sevimli oldu kerata ne diyeyim.

21 Ocak 2010 Perşembe

BASINDAN SEÇMELER

BEBEK MAMASINA DİKKAT


ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) Yönetmeliği’nde yapılan yeni değişiklikle, 1 Mart’a dek denetimsiz olarak Türkiye’ye girecek ürünlerin kapsamı genişletildi. Bu tarihe kadar yapılacak ithalatlarda AB kriterlerine uygun olması şartı ile “GDO’lu ürünlerin, bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasaktır” hükmü uygulanmayacak.


‘Kolaylık sağlandı’

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın, Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik’te yaptığı değişiklik, Resmi Gazete’nin dünkü sayısında yayımlanarak yürürlüğe girdi. Değişiklik ile 26 Ekim 2009’da yayımlanan yönetmelikte, 20 Kasım 2009’da yapılan değişiklik ile daha önce kontrol belgesi alanlara ithalatta bazı kolaylıklar sağlanmasına yönelik uygulamanın kapsamı genişletildi. Yapılan değişiklik ile 26 Ekim 2009’dan önce kontrol belgesi alınan ürünlerin ithalatında, yönetmeliğin 5. maddesinde yer alan “genel hükümler”in de 1 Mart 2010’a kadar uygulanmaması istisnası getirildi.

NTV’nin haberine göre ise değişiklikle 26 Ekim 2009’dan önce kontrol belgesi alan ürünler için geçerli olan erteleme de 20 Ocak’a kadar genişletildi. 20 Ocak’a kadar kontrol belgesi alan ürünler için denetim şartının 1 Mart’a kadar kaldırılması, “şirketlerin lehine” olarak yorumlandı.Gümrüğe takılan GDO’lu ürün varsa 1 Mart’a kadar ülkeye girişinin de önü açılmış oldu

20 Ocak 2010 Çarşamba

GECE SÜTÜ

Eren' in haykırışları yine gecenin sessizliğini ve karanlığını deliyor.Bu kez de gece sütünü kestik. Sütü o kadar seviyor ki sadece sütle yaşayabilir.Yaşına göre içmesi gerekenin üstünde içiyor çoğu zaman. Gece uykusuna yattıktan sonra sabaha kadar birkaç kez uyanıyor, bardak bardak süt içip yatıyor.Sürekli tok karnına yatıyor,uykusu bölünüyor.Bunu da bıraktırma zamanı gelmişti.

Önce memeyi bıraktırdık: sabaha kadar emzik gibi kullanıyor, saat başı kalkıyordu nerdeyse.Yaşını da doldurduğundan emdiği yeterlidir diyerek bıraktırmıştık memeyi. Meme emmeyi unutturana kadar kaç gece uğraştık, o iş bitti derken memenin yerine biberonu koymaya başladı. Durmadan biberonla içecek birşeyler istiyor, yine gece boyunca sık sık kalkıyordu. Bu böyle olmayacak diye biberonu da bıraktırmaya karar vermiştik. Birkaç gece de onun için uğraşmıştık. Fakat Eren pes etmiyor bizim için gece seansına mutlaka birşeyler düşünüyor olmalıkdı ki feryatları gittikçe yükselen dozda sürdükçe bu kez de bardakda süt yetiştirmeye başladık. Böylece sütsüz uyuyamaz oldu sanki.
Bu böyle sürmemeliydi.Zaten doğru da değildi.Ne zamana kadar böyle gidecekti.Eren yirminci ayına girmişti.
Karar alındı: Gece sütü verilmeyecekti.
Akşam iyi yemek yediği bir gün karar uygulanmaya başlandı.
Karnı tok, suyunu da içti. Artık kıyamet de kopsa gece süt verilmeyecek.
İlk gece iki saat sürdü feryatlar, mızmızlıklar.
İkinci gece yarım saate düştü.
Daha üçüncü geceyi yaşamadık ama direnme kırıldı gibi...
Şimdiden O'da rahatladı sanki..Hergün sabaha kadar sürekli tok bir mideyle uyuyordu, belki de uykusu bu yüzden kısa sürüyor,rahat edemiyordu.
Gece kesintisiz uyumaya başlar, bu durum uykusunu düzene sokarsa gündüz yeme sorunları da çözülebilir.Gece boyunca süt içtiğinden, sabah uyanınca aç olmuyor yiyecek seçmeler başlıyor böylece.

Galiba bu kez başaracağız.

10 Ocak 2010 Pazar

İLK BİLGİNİN ÖNEMİ

Eren gün içinde zaman zaman elimden tutup çekiştire çekiştire beni banyoya götürüyor. Banyoda oturağını gösteriyor, ben de aman ne güzel, çişini söylemeye başladı galiba diye erken bir sevince kapılarak bezini açıp oturtturuyorum. Kolayca oturuyor.Zaten oturmasında bir sorun yok oturuyor ama sadece çişini yapıyor, kakasını yapmaya halen korkuyor sanki.Gün içinde uykudan kalkınca ya da yemek yiyince oturttuğumda çişini yapıyor ama kakasını asla. Tutuyor kapı arkası ya da odanın kuytu bir köşesine yerleşip yapıyor.
Neyse salona getirdiğimiz oturağa oturup yerleşince televizyonu gösterdi aç diye. Bazı günler 15-20 dakika kadar Kanal 1'deki Barney ve Arkadaşlarını seyrediyoruz beraber. O program da eğlenerek öğrenmeye dayalı hareketli bir program. Birgün televizyonda radyo açmaya çalışırken rastladım, baktım ki Eren oldukça keyifle izliyor,o zamandan beri sadece onu izliyoruz. Başka çizgi filmler falan hiç ilgisini çekmedi çünkü. 2 yaşına kadar televizyon izlettirmeyin deniyorsa da arada bir, kısa bir süre kırmızı çizgiyi aşıyoruz.

Oturağına ilk oturttuğum gün televizyonda bu program vardı o saatte tesadüf ve ben de 'Barney'i seyredelim hadi sen de çişini yap' diyerek televizyonu açtım.Şimdi aklına estikçe beni banyoya götürüp oturağını getirtiyor, oturuyor ve televizyonu açmamı bekliyor. Tabii yaptığım bu yanlışı tekrar etmeyip televizyonu açmıyorum O da çiş falan yapmayıp kalkıyor. Diğer zamanlarda da her oturağa oturuşunda televizyonu gösterip açmamızı anlatmaya çalışıyor.
İlk bilginin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlamış oluyorum böylece. İlk öğrenilen davranış belleğe bir kaydedildi mi değiştirmek istendiğinde zorlanılıyor.
Bunu daha önce de yaşadık: Eren galiba 6-7 aylık falandı tam anımsamıyorum. Küpleri üst üste koyarak kule yapmışız ve ona yıkmasını göstermişiz.Aylar geçti, hala başka gereçleri üst üste koyarak kule yapılsa ya da üst üste konan bir şeyler görse hemen eliyle deviriyor. Tekrar tekrar ona üst üste koymasını gösterdiğimiz halde, zaman zaman yapsa da yine yapılan kuleleri devirmek ilk işi oluyor. Aman Tanrım ilk bilgi olsun ya da öğrenilen daha başka davranışlar bir kez kaydedildi mi beyne, ömür boyu bu davranışları gösterebiliriz. İşte henüz iki yaşına bile gelmemiş bir çocukta bile dikkatle üstünde durduğumuz halde kule yıkmayı tam olarak değiştiremedik.

04 Ocak 2010 Pazartesi

BİR YIL DAHA GEÇTİ



Zaman ne çabuk geçiyor denir ya,işte bir yıl daha geçti.Geçen yılbaşında henüz emeklemeye bile başlamamıştı EREN. Bir yıl bu yaştaki çocuklar için ne kadar önemli... Emekleme, yürüme, konuşmaya başlama, kendi kendine yemeye çalışma, herşeyi anlama ve anlatma gibi ne çok şey altı aylıktan sonraki bir yılın içinde oluyor. Hızlı gelişme diye buna denir işte... Bu konuda uzman kişiler boşuna 0-3 yaş çok önemli diye üstüne basa basa söylemiyorlar. Sanki daha dün gibi yakın bir zamanda " ek gıdalara başlasaydık, bir emekleseydi" falan diye konuşurken bizimki şimdi tam bir afacan oldu. Konuşmaya da başladı artık, kıvırıp duruyor söylenenleri.

Hani hep konuşulur ya bu çocuk büyüyünce ne olacak diye. Bazen ben de soruyorum bu soruyu kendime. Eren büyüyünce nasıl biri olacak, nasıl bir iş edinecek, neleri sevecek, neleri sevmeyecek gibi. Daha bir buçuk yaşında dur bakalım denebilir ama gözlenirse bir çok ipucu veriyor açıkça.

Bir kere uykuyu sevmiyor bu belli.
Uykusuzluktan sürünse de uyumak istemiyor.
Yemek seçiyor: Yumurtayı, eti, tavuğu, balığı mümkünü yok yediremiyoruz. Bekliyoruz bir gün fikrini değiştirir diye
Pilavcı, makarnacı
Güzel birşey: meyveyi ve meyve suyunu çok seviyor, sebzeyi daha az
Tatlıyı daha çok.Öyle fazla pasta falan ikram ettiğimiz yok. Reçel de vermedik daha.İki yaşına kadar böyle.Verdiğimiz tatlı biraz pekmez-tahin karışımı, bir de bal-dövülmüş ceviz karışımı.Bunları reddettiğini görmedim.
Bugün yediği yemeği ertesi gün yemiyor, şaşırtıyor.
Bir de çaylara düşkünüz.Ihlamur,rezene,yeşil çay,kara çay ne versek şekersiz içiyor.Az suda haşladığımız brokoli,karnabahar sebzelerini pek yemese de sularınına yok demiyor.
Düzenli olacak sanki.Kendiliğinden terlikleri düzeltmeler, yere düşen yiyecek kırıntılarını almaya çalışmalar.
Müziksiz de duramıyoruz. Evde her tarafta birşey çalıyor.
Ama istediği birşey verilmiyorsa zaman zaman da bir öfke,bir öfke...

26 Aralık 2009 Cumartesi

BASINDAN SEÇMELER

Belki siz de bir ‘deha’sınızdır


Dâhiliğe adım atmak için...


• Yeni ve bilmediğiniz bir bilgi sahası seçip, derinlemesine keşfe çıkın.

• Her gün meditasyon yapmaya ya da “yalnızca düşünmeye” biraz zaman ayırın.

• Gözlem yapma ve tanımlama alıştırmaları yapın.

• İmgeleme alıştırmaları yapın.


ESRA AÇIKGÖZ

Mozart, Shakespeare, Leonardo Da Vinci, Van Gogh, Thomas Edison, Çaykovski... Örnekleri çoğaltmak mümkün, onlar tarihe geçmiş “deha”lar. Peki deha olmak için ne gerekiyor? Bireyin yaratıcı olduğuna ne zaman karar verilir, bir şey yarattığında mı, yoksa yarattığı kabul gördüğünde mi?

Arkadaş Yayınevi’nden çıkan, Iowa Üniversitesi Psikiyatri Bölümü’nde yaratıcılık ve beyin konularındaki araştırmalarını sürdüren, tanınmış nörobilimcilerden Nancy C. Andreasen’ın “Yaratıcı Beyin: Dehanın Nörobilimi” bize bunları anlama şansı veriyor. İnsan bedenindeki en ilginç ve karmaşık organ beynin, yaratıcılık yetisini nasıl ürettiğini inceliyor kitap.

Yazarın kendi de “ortalamanın” üstünde bir beyne sahip. Daha anaokulundayken IQ testinde “dahi” ilan edilmiş, Harvard mezunu, Oxford’da İngiliz Edebiyatı üzerine doktora yapmış, bu alanda da kitaplar yazmış, Ulusal Bilim Madalyası sahibi. “Yaşamımdaki zıt güçlerce oraya buraya çekiştirilerek yetişirken, bir ‘dahi’ olmanın ne anlama geldiğini hep merak ettim. Bu sıfatı hak etmediğimi de fark etmeye başlamıştım tabii. Shakespeare okuyup Mozart dinlerken ya da Michelangelo’nun eserlerine bakarken, gerçek dehanın ne olduğunu görebiliyordum” diyor,

“Zekanın yaratıcılıkla bir şekilde ilişkisi vardı, ama aynı zamanda da farklı bir şeydi”.

Kayıp dehalara ithaf

Onu yola çıkaran o kadar çok soru var ki: Yaratıcı kıvılcım nereden geliyor? İnsanın yaratıcılığının ateşlenmesi beyinde nasıl bir etki yapıyor da rüyalara ve içgörülü aydınlanmalara dönüşen hayallere neden olabiliyor? Beynimiz, dünyada bildiğimiz ve bilmemiz gereken tek şeymiş gibi neden güzellik ve gerçeğe bitmez bir açlık duyuyor? İnsanda doğuştan var olan bu yaratıcılık yeteneğini, kendimizde ve başkalarında artırabilir miyiz?

Yıllardır sürdürdüğü yaratıcılık konusundaki bilimsel çalışmalarını bir araya getirdiği kitapla, yaratıcılığın yalnızca yaşamın farklı parçalarının yeni ve beklenmedik şekilde bir araya getirilmesi olduğunu, yani zeka ve yetenekten bağımsız olarak ortaya çıkabileceğini gösteriyor Andreasen.

Kitabın amacını girişteki ithaf anlatıyor: “Geçmişteki ‘kayıp dehalara’ ve bu kitabın gelecekte birçoklarının gelişimine yardımcı olması ümidiyle”.

Kitapta, Mozart, Poincare ve Coleridge gibi pek çok ismin yaratıcılık, yaratıcı süreç ve özel yeteneklere sahip yaratıcı insanlar hakkında söylediklerine yer verilirken, yaratıcı beyin yaratan koşulları anlamanın ve hem çocuklar hem de yetişkinler için yaratıcılığı beslemenin yolları sunuluyor. İlk insanlardan ele alıyor konuyu Andreasen, taştan alet yapan, avcılığı geliştiren, ateşi bulan, tekerleği icat eden “dahi” atalarımızdan.

Yaratıcılığa dair çalışmalar yapanların tezlerine de yer veriyor, yaratıcılığı ilk kez modern psikolojinin sistematik araçlarını kullanarak tanımlamaya çalışan Lewis Terman’a, 1950’de Amerikan Psikoloji Derneği başkanı J. P. Guilford’un yaratıcılık araştırmaları tarihinde dönüm noktası olan konuşmasına, “deha”ların yaratım süreçlerine dair anlatılarına, deha ve yaratıcılık üzerine çalışmalar yapan Francis Galton’un keşiflerine...

Yaratıcı bireyi tanımlayan kişilik özelliklerine gelince; deneyime ve macaraya açık olma, asilik, bireysellik, duyarlılık, oyunculuk, ısrarcılık, merak ve sadelik...

Önerilere kulak verin

Deha ile çılgınlık arasındaki bağlantıyı da es geçmiyor Andreason. “Psikolojik rahatsızlığı olan üstün yetenek ve yaratıcılığa sahip insanların uzun bir listesini çıkarmak pek de zor değil” diyor, “Müzik, sanat, dans, şiir, tiyatro, edebiyat, fizik, matematik, biyoloji, felsefe ve siyaset de dahil olmaz üzere, tüm ihtisas alanlarına yayılmışlar. Listede, John Nash, Isaac Newton, Friedrich Nietzche, Leo Tolstoy, Ernest Hemingway, Abraham Lincoln, Theodore Roosevelt, Oliver Cromwell, John Stuart Mill, Robert Schumann, Gaetano Donizetti, Ludwig von Beethoven... gibi ünlülerin yanı sıra toplumda öne çıkmış ve hayranlık duyulan birçokları daha bulunacaktır”.

O, yaratıcılıkta çevrenin rolünü önemsiyor, yaratıcı insanların genelde zaman içinde kendiliğinden ortaya çıkmadıklarını anlatıyor. Tarihin belli dönemlerinde, sıradışı yaratıcılığa sahip çalışma ve fikirlerin çok az olduğunu, kimi dönemlerdeyse, “insanın yaratıcı ruhunun dizginlerinden kopmuşcasına koşmaya başladığını” söylüyor. Kitapta bu dönemler arasında da gezdiriyor bizi ve tabii dönemlerin “deha”larıyla. Bütün bunların arasında doğuştan gelen yetenekler ve kalıtımsal özellikleri de göz ardı etmiyor Andreasen. Yine de “Beynin büyümesi ve gelişmesinde çok çeşitli güçlerin etkisi vardır” diyor, “Yapmamız gereken şeylerden biri bu güçleri daha derinden anlayabilmektir ki, sonuçta bu bilgiyi kendimiz için daha yararlı olacak bir şekilde kullanabilelim. Böylece yaratıcı yeteneği olanlara daha parlak fikirler üretme fırsatı yaratabilir, daha sıradan insanların da beyinlerini daha iyi geliştirmelerini sağlayabiliriz. Yani, sonunda konu dönüp dolaşıp bize geliyor”.

Hepsi bu da değil, yaratıcı kişiliği ortaya çıkarmak için bazı önerilerde bulunmayı da ihmal etmiyor. Ona kulak vermek de yarar var. Kim bilir belki siz de aslında bir “dahi”siniz.

Cumhuriyet Gazetesinden

16 Aralık 2009 Çarşamba

KANTARON YAĞI VE İKSİR

Geçen hafta yerden birşey alırken dengem bozuldu, ters bir hareket oluştu ve bacağım zorlandı,dizimin arka tarafının gerildiğini hissettim. Ertesi gün ayak üstünde biraz fazla zaman geçirdiğimden o bölgede başlayan ağrılar arttı, giderek dayanılmaz oldu. Ayak üstünde duramaz oldum, oturunca kalkamıyordum, kalkınca da ayağımı sürüyerek hareket ettirebiliyordum. Gece bir ara hazırlanıp acile gitmeye karar verdim, kapıdan geri döndüm bu gece dinlenince bakalım nasıl olacak diye.Ağrının artmasıyla birlikte hemen bolca kantaron yağıyla ovarak üstüne biraz pamuğa döktüğüm isveç iksirini koydum. Sabaha kadar tekrar, tekrar bunu tazeledim. Sabah ağrım hafiflemişti ama ayağımın üstüne basınca ağrılar yeniden başlıyordu. Gün boyunca da yine kantaron yağı ile masaj yapıp üstüne isveç iksiri koydum. Şiddetli ağrılar yokolmuştu ya, ayağa kalkınca yine acılarım devam ediyordu. Buna üç gün devam ettim. Bir de baktım ki artık ayağımı sürümüyorum ve topallamıyorum.

Elimde bitkilerle ilgili birçok kitap var. Bunların içinde kantaron yağının nelere iyi geldiği, nasıl kullanıldığıyla ilgili bilgiler olmasına karşın yıllarca hiç ilgilenmemişim. Bir gün elindeki yarayla ilgili konuştuğum bir arkadaş " kantaraon yağı " sürdüğünü başka birşey kullanmadığını söyledi. İyileştirici ve hücre yenileyici özelliğinden bahsetti. Onunda bitkilerle ilgili bilgisine güvendiğimden, hemen kitaplarımdan araştırdım. O günden beri İsveç iksirinin yanında kantaron yağı da yerini aldı.

Böylece bir ağrıyı daha atlatmış oldum. Ama beklemeyip doktora gitseydim belki de daha çabuk geçecekti bilemiyorum.

Not:Bunlar kendi deneyimlerim. Kimseye tavsiye amacım yoktur.

12 Aralık 2009 Cumartesi

KIRILAN SÜT ŞİŞESİ VE ANNENİN DAVRANIŞI

Çocuk eğitimiyle ilgili bana gönderilen bu yazıyı paylaşıyorum:

Amerika’da bir mucit profesöre, kendisini diğer insanlardan farklı kılan şeyi sorup, başarısının sırrını söylemesini isterler. Profesör,çok ilginç bir cevap verir.

‘Başarımın sırrı annemin 6 yaşımdayken bana takındığı bir tavırdır. 6 yaşımdayken buzdolabından süt alırken süt şişesini düşürüp kırdım. Annem olayı görünce beni dövmedi, kızmadı. ‘Aaaa Henri sütten ne güzel bir göl oluşturmuşsun. Bu gölde benimle biraz oynamak ister misin?’ dedi. Bir süre oynadıktan sonra annem; ‘Biliyor musun Henri, herkes kendi yaptığı şeyleri kendisi toplamalıdır. Şimdi bu süt gölünü temizlemek için benden sünger mi istersin, havlu mu?’ diye sürdürdü konuşmasını.

Elimden geldigince dökülen sütü temizledikten sonra annem beni bahçeye çıkardı. Süt şişesinin, düşürmeden nasıl taşınacağını bana gösterdi. Bu olay benim diğer insanlardan farklı olmamı sağlamıştır’ “


“Çocuklar donmamış beton gibidir, üzerlerine ne düşerse izi kalır”.
( H. Jinott )

http://ruyalargercektir.wordpress.com/2009/11/12/ahu-dudu/

10 Aralık 2009 Perşembe

MEDYADAN BİLGİLER

Şimdiye kadar günde iki kez uyuyan Eren, günde bir kez uyumaya başladı. Öğle uykusuna yatıyor artık. Bugün O yatınca ben de televizyonu açtım. Kanal 1 de Anne Olunca Anladım diye bir program var, onu seyrettim.Programın son dakikalarıydı. Program konuğu olan profesör çocukları yetiştirirken anne babaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyordu. Çocuklara fazla "aferin" dememeli, davranışları sıfatlarla ifade etmeliydi. Masaya su getiren bir çocuğa aferin yerine 'iyi birşey yaptın' anlamında sıfatlar kullanılmalıydı.
Bir an düşündüm. Çocuk yetiştirmek ne ince bir iş. Bakar mısınız aferin demek bile işe yaramıyor, düşünecek en uygun sözcüğü bulacaksın. Okuyup, araştıracak doğru bilgileri içselleştirip çocuğa ona göre davranacaksın.Bir de çocuğun kendi yapısına uygun olarak bunların ne kadarını, nasıl algılayacağı durumu var.

İşte bu yüzden çocuk yetiştirmek ince, hem de çok ince bir iş...

09 Aralık 2009 Çarşamba

MONTESSORİ EĞİTİMİ



Bu eğitimle ilgili bir kitap almıştık aylar önce. Önsözünden bir kaç cümle:" Çocukların beyinlerinin öğrenmek için programlandığı doğru.Fakat beyin erken yaşta uyarılmazsa, çocuklar potansiyellerini gerçekleştiremezler. Demek ki, okul öncesi dönemde çocuklarımızı iyi eğitmenin sorumluluğunu, olanca ağırlığıyla omuzlarımızda taşıyoruz." Yani çocukluk dönemi. Herşeyin temelinin atıldığı dönem. Bunun farkında olan ve çocuğuna bu dönemde doğru yöntemlerle yaklaşan annelere ve onların çocuklarına ne mutlu. Keşke tüm çocuklar bu eğitimin önerdiği ortam ve olanaklarla büyüse. Dünya ne denli farklı olurdu kimbilir.Hayal etmesi bile güzel.
Bu dönemde neler yapmamız gerektiğini de anlatıyor kitap. Uygun bir ev ortamı, doğru yönlendirme,günlük işlerini kendi başlarına görebilmeye teşvik edecek ortamlar oluşturmak, çocuğu dikkatle izleyip davranışlarımızı onun kişisel ihtiyaçlarına göre belirlemek gibi...
Bizde bu eğitimle ilgili bazı uygulamalar yapıyoruz Eren' e. Oyuncakları ve kitapları için raflı dolap alındı. Oyuncaklarını oynadıktan sonra oraya yerleştirmesini istiyoruz.Genellikle yerleşik oyuncaklarını evin içine fırlatmak daha çok hoşuna gitsede arada bir getirip koyuyor.Bizim raflara yerleştirmemizi izliyor.Daha çok kitaplarını dizmeyi seviyor. Onları da raflara bir diziyor, iki atıyor. İndirip kaldırıyor, atıp koyuyor derken orada bayağı bir zaman geçiriyor.
Bakalım attıklarını, dağıttıklarını ne zaman toplayacak.