31 Ekim 2009 Cumartesi

Bırakın Sorununu Çözmeye Çalışsın

FİGEN ATALAY
Çocuklar kendi sorunlarını çözmeyi nasıl öğrenirler? Kendi sorunlarını çözebilen çocuklar yetiştirmek için, neler yapmalı ya da yapmamalıyız? Anne-babaların yanlış tutumları nedeniyle çocukta oluşan düşünce neyazık ki “sorunları anne-babalar çözer” oluyor.
Çocuklarımıza gün boyunca “haydi geç kalacaksın”, “okul çantanı unutma”, “hırkanı kaybetme”, “kalem kutunu çantana koydun mu?”, “bahçede çok koşma terlersin”, “merdivenleri dikkatli çık” der dururuz. Aslında bu uyarıların pek işe yaramadığını da biliriz. Ödev defterini evde unuttuğunu farkettiğimiz çocuğumuza bunu hatırlatmasak, belki okulda yaşayacağı sıkıntılardan sonra bir daha çantasını hiç unutmayacak, hep kontrol edecek. Ama onun üzülmesini, öğretmeninden azar işitmesini istemediğimiz için yanlış olduğunu bilsek de yapmayız bunu.
İzmir Ekin Koleji Psikolojik Danışmanı, Eğitimci Rezan Turhan, kendi sorunlarını çözebilen çocuklar yetiştirilmesi için velilere önemli görevler düştüğünü söylüyor. Turan’a göre, sorun çözebilme bir beceridir, öğrenilebilir ve çocuklara kazandırılabilir.
Edilgen hale gelmesin
Çocuğun günlük yaşamında anne babaları tarafından sıkça uyarılmasının, çoğunlukla hedeflenen sonuçları getirmediğine dikkati çeken Turhan, bu konuda velilere şu uyarılarda bulunuyor:
“Burada niyetiniz çocuğu yaşayabileceği zorluklardan uzak tutmak veya ona yardım etmek olabilir. Özellikle küçük yaşta çocukları olan anne-babalar, öğretmek amacıyla da çocuğuna ne yapması gerektiğini hatırlatmak isteyebilir. Oysa sıklıkla yapılan bu hatırlatmalar yaşananları, sorunları bir kişiden alıp diğerine taşımaktadır. Çocuk neyi ve nasıl yapması gerektiği konusunda yanlış şeyler öğrenebilmekte, konu ile ilgili çabasız, ilgisiz, deneyimsiz kalmaktadır. En sonunda çocukta oluşan düşünce ise; ‘Sorunlar anne-babalar tarafından çözülür’ olabilmektedir. Böylesi bir anlayış, çocuğu edilgen hale getirebilir ve çözümü hep büyüklerinden ve başkalarından bekleme yanlışına düşürebilir. Sorun çözebilme bir beceridir, öğrenilebilir ve çocuklara kazandırılabilir. Özellikle küçük yaşlardan başlayarak ve onun karar verme alanında olan konularda bu çalışmalar yapılabilir. Çocuk, sınırları tanımlanmış ortamlarda, beslenme, uyku, arkadaşlık, öğrenme, ders çalışma gibi bireysel konularda; seçme, erteleme, karar verme, değerlendirme gibi sorun çözme becerileri kazanabilir.”
Çözüm yolları düşünsün
Rezan Turhan, sorun çözme becerisinin alt yapısını oluşturacağını ve çocuklara kazandırılması gerektiğini düşündüğü becerilerle çalışmaların içeriğini şöyle sıraladı:
• Kendisinin ve diğerlerinin duygularını anlama,
• Diğer kişinin bakış açısını dikkate alma,
• Birden fazla çözüm yolu düşünme,
• Her çözüm yolunun olası sonuçlarını dikkate alma,
• Hangi çözüm yolunun seçileceğine karar verme,
• Kararlı ve sabırlı tutum geliştirme,
• Sorumluluk geliştirme,
• Sorun çözebilmek için gereken sözcük dağarcığını öğrenme.


Cumhuriyet Gazetesi, 31.10.2009

27 Ekim 2009 Salı

GRİP VE ARDIÇ YAĞI

Geçen hafta ailecek grip olduk. Nerden geldiği belli olmayan bir grip. Bir anda boğaz ağrısı, baş ağrısı derken burun akıntısı da tüm şiddetiyle kendini gösterdi. Eren de aynı. Hapşırıyor, burnu akıyor, ateşi yükseliyor. O' na ateş düşürücü ilaçlarını verdik, burnuna damla damlattık. Kendimiz için ise her zaman elimizin altında bulunan isveç iksiri, kantaron yağı , ardıç yağı, zencefil, havlucan, ıhlamur, tarçın ve karanfilden oluşan karışık bitki çayına başvurduk. Bir de tuzlu su. Burun akıntısı yeni başladığında ele biraz tuzlu su koyup burna çekilerek burun içi hiç olmazsa yarım saatte bir yıkanırsa nezleyi ilerlemeden durduruyor. Aynı şeyi biraz sulandırarak hazırladığımız isveç şurubuyla da yaptık. Yetmedi birazcık kaynayan suya bir kaç damla ardıç yağı damlatıp buharını kokladık. Burundan nefes alınmayacak kadar olan tıkanıklığı bile hemen açıyor. Adaçayı kaynatıp boğazımız için sık sık gargara yaptık. Yine biraz sulandırarak hazırladığımız isveç şurubuyla da gargara yaptık. Boğaz ağrısının ilerlemesine izin vermedik sanki. Ardıç yağı bir kesme şeker üzerine birkaç damla damlatılarak ağızda emilirse boğaza o da iyi geliyor. Bir ara bu yağdan azıcık burnuma süreyim, daha çabuk iyileştirir gibi bir düşünceye kapıldıysam da bu bana bir müddet çığlıklar atarak dövünmeme mal oldu. Hemen kantaron yağıyla bolca yağladım da o dayanılmaz acıyı aldı. Ey mucizeleri bitmez doğa!. Birinin yaktığını öbürü söndürüyor. Böylece ardıç yağının direk olarak kullanılmayacağını deneyimleyerek öğrendim. Kantaron yağına gitti aklım herhalde. Onu her ağrıyan, acıyan yere bolca boca ettiğimizden olacak. Her kuşun eti yenmez misali.
Boğaz ve burnu böyle hallettik, sabah akşam bir tatlı kaşığı iksiri sulandırıp içtik. Yine sabah akşam zencefil, tarçın, havlucan ve karanfili kaynatıp üstüne biraz ıhlamur atıp demleyip içtik. Ateş ve kırgınlık içinse birer Parol yuttuk. İşte o kadar. Aynı gün geceyi bile rahat geçirdik, ertesi güne çok da fazla bir şikayetimiz kalmamıştı. Ama biz yine iksire ve çayımıza devam ettik. Zaten bu zencefilli çay normal zamanlarda da içilecek, bünyeyi kuvvetlendiren bir çaydır.
Bir gribi daha ilerlemeden böylece nerden geldiğini bilmediğimiz yere yolcu ettik.

15 Ekim 2009 Perşembe

ÖZEL ANLAR



16. ayımız bitmek üzere. Her gün yeni gelişmelerle karşılaşıyoruz, bu bizi mutlu ediyor. Bugün ilk kez yiyeceğini eliyle alıp ağzına götürdü. Yemek yerken hadi bir deneyelim dedik. Biraz ekmek parçasını elimize koyup " hadi al ye, ham yap " gibi teşvik edici sözlerle alıp yemesini bekledik. İlk önce ekmekle küçük parmaklarıyla üstüne basa basa oynadı, sonra ağzını ekmeğe uzatıp yemek istedi. Annesi ekmeği parmaklarıyla tutup ağzına götürmesini sağladı. İki kez böyle alıştırmadan sonra kendisi alıp yemeye başladı. Bir alıyor ağzına götürüyor, bir alıyor düşürüyor. Küçücük parmaklarıyla almaya çalışıp ağzına itiştirmesi bizler için hem sevindirici, hem çok keyifliydi. Ağzına götürdükçe O da keyiflenip gülmelerimize katılmaya başladı. Bunu daha önce denemelimiydik, önüne konulan yiyecekleri kendi kendine yemesi için bu zaman erken mi, geç mi hiç önemli değildi. Aslolan şimdiydi, bu andı.

İşte çocuğa verilen yoğun emeklerin karşılığı paha biçilmez böyle anlar olmalıydı . Sevincin hep birlikte duyumsandığı özel anlar...

07 Ekim 2009 Çarşamba

Bebek Bakımıyla İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar

FİGEN ATALAY'ın yazısı

Acıbadem Bakırköy Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr.İbrahim Çelik, bebek bakımında artık halk efsanesine dönüşmüş bilgilerin doğrularını anlatarak annelere bir mini rehber oluşturdu.

1-Emziren anne üşütünce kendi karnı ağrır,bebeğe birşey olmaz

Anne üşütürse en fazla kendi karnı ağrır, zira soğukta bağırsak kasılma ve hareketleri hızlanır, bu da karın ağrısı olarak hissedilir.Ancak bu fiziksel durumun süt yoluyla bebeğe geçmesi söz konusu değildir.

2-Anne gazlı içecek tüketirse bebekte gaz olmaz.

Gazlı içecekler sıkıştırılmış karbondioksit içeren sıvılardır. Bunlar içildiğinde açığa çıkan serbest karbondioksit midede gaz baloncukları şeklinde şişkinliğe yol açar. Ancak bu gaz baloncuklarının süt yoluyla bebeğe geçmesi fiziksel olarak olanaksızdır. Benzer şekilde gaz yapan yiyecekler yendiğinde annenin bağırsaklarında bulunan bakteriler, bu yiyecekleri fermente ettiğinde açığa çıkan gazlar annede gaz olarak hissedilebilir. Ancak bu gaz baloncuklarının da süt yoluyla fiziksel olarak bebeğe geçmesi söz konusu değildir. Annenin yediği yiyeceklerin içinde bulunan bazı alerjik protein ve kimyasalların süt yoluyla bebeğe geçip bebekte alerjik reaksiyon ve karın ağrısı oluşturma potansiyeli vardır. Ama bu sadece duyarlı bebeklerde ve nadiren oluşur.

3-Bebek yeşil kaka yapıyorsa araştırmak gerekir

Bebeğin kakasının yeşil olmasına neden olan çok sayıda sebep vardır. En temel neden bağırsak pasajının hızlanmasıdır. Bağırsak hareketini artıran her türlü fiziksel ve kimyasal etken bebeğin kakasının yeşil olmasına neden olur. Bu, çoğunlukla da belirgin bir sebep olmadan olur.

4-Anne strese girince sütüde etkilenir.

Geleneksel olarak süt salgısını artırdığı düşünülen sayısız gıda, içecek ve bitki çayları tanımlanmıştır. Ancak bilimsel olarak kanıtlanmış ve her annede aynı derecede etki gösteren özel bir gıda ya da içecek ne yazık ki bulunmamaktadır. Anne sütü üzerine etkili olan temel faktörler şunlardır: Annenin yapısal ve genetik özellikleri, emzirmeye olan isteği ve inancı, normal doğum yapıp en kısa sürede bebeğin anne memesiyle buluşması, annenin ağrı, sancı, yorgunluk ve stresinin olmaması, doğru teknikle ve sık aralıklarla bebeğini emzirmesi, bol sıvı alması ve dengeli beslenmesi.

5-Tırnaklarını kesmek için kırkının çıkmasını beklemeyin

Bebeğin tırnakları, tırnak yatağını ne zaman geçerse o zaman kesilir. Bunun için kırkını beklemeye gerek yoktur. Bazen bebek doğduğunda bile kesilebilecek kadar uzun olabilir.

6-Hava sıkışınca hıçkırık olur

Bebeğin hıçkırmasının temel nedeni midede sıkışıp kalan hava cebinin mideden dışarı diyafram kasına doğru bir baloncuk oluşturup bu kası uyarmasıdır. Sıkışan bu hava kitlesi geğirilip çıkıncaya kadar hıçkırık devam eder.

7-Göz yaşarması, göz zarının tahriş olması demektir

Bebeğin göz yaşarması çoğunlukla mikrobik, alerjik ya da fiziksel bir etkenin göz zarını tahriş etmesine tepkisel olarak ortaya çıkar. Bazen de gözyaşı kanallarının doğuştan tıkalı olması nedeniyle gözyaşının buruna drenajındaki zorluk nedeniyle olur.

8-Ağlayan bebeği sık sık kucaklayın

Yenidoğan bebeğin, dünyada yapayalnız, savunmasız ve çaresiz olarak, kendini güvende ve huzurlu hissedeceği tek ortam olan anne kucağından şımaracağı gerekçesi ile mahrum kalması ne acı. Bebeklerinizi her ağladıklarında kucaklayın.

9-Yer yemez kaka yapmasından korkmayın

Tüm canlılarda var olan bir refleksin yenidoğandaki görünümü gastrokolik refleks, mideye bir gıda maddesi girdiğinde, eş zamanlı olarak kalın bağırsakların da harekete geçerek bağırsak içinde bulunan dışkının dışarı atılması hadisesidir. Son derece sağlıklı ve fonksiyonel bir süreçtir. Kesinlikle sindirim ya da emilim bozukluğunun işareti değildir.

10-Şekerli suya alışınca memeyi reddeder

Yenidoğan sarılığında bebeğin beslenmesinin çok büyük bir rolü olduğu kesin. Anne sütü yetersiz olan bebeklerde sarılık daha erken ve daha uzun sürmektedir. Formula mama çağından önceki yıllardan kalma bir alışkanlık olarak, aç kalan bebeğin en azından şekerli suyla beslenmesi kulağa mantıklı gelebilir, ancak günümüzde anne sütüne yakın formül mamalar varken şekerli suyla bebeğin beslenmesi gereksiz hatta zararlı bir davranış olabilir. Zira şekerli suyun tadına alışan bebek anne memesini reddedebilir.

11-İlk 3 ay bebeğe yalancı meme vermeyin

Anne babaların en büyük isteği bebeklerinin bir an önce yalancı emziğe alıştırıp bebeğin ağlama krizlerinden kurtulmaktır. Gerçekten de bebeğin yalancı emzikle avutulması kısa süre de olsa aileye nefes alma fırsatı verir. Ancak bebeğin yalancı emziği tutmak için yaptığı dil damak dudak hareketleri anne memesini emerken yaptığından çok farklıdır. Bu nedenle ilk günlerde bebekler yalancı emziği tutmakta çok başarılı görünmezler. Ancak bir kere bu işi başardıklarında bu sefer de anne memesini kavramakta zorluk çekerler. Bu da memenin bırakılması, formül ve biberon beslenmeye geçiş anlamına gelir. Bu nedenle mümkünse ilk 3 ay bebeklere yalancı meme verilmemelidir.

12-Bebek annesinin memesini bulunca rahatlar

Bebekleri hayata bağlayan güçlü arama refleksleridir. Bu refleks sayesinde bebek, anne memesini arar, bulunca da emer. Böylece hem karnı doyar, hem de kendini güvende hisseder, rahatlar. Çünkü henüz görme yeteneği tam gelişmemiş bebeğin çevresinde olan biteni anlama algılama kapasitesi sınırlıdır. Tek bildiği sıcak anne kucağı ve anne memesidir. Ona kavuşunca doğru yerde olduğunu hisseder, rahatlar. Dolayısıyla karnı tok bile olsa yenidoğan bebek, sürekli doğru yeri bulana kadar aranmak durumundadır.

Kaynak : Cumhuriyet Gazetesi

01 Ekim 2009 Perşembe

EREN KOŞTURUYOR

Küçük bir adam evde koşturuyor. Hep arkasında, yakın takipdeyim; daha tam olarak yürümesi pekişmedi. Ara ara sendeleyip düşebiliyor, kafasını bir yerlere vurabilir. Zaten elimizin altında bile bir anda kafasını çarpması olmadık birşey değil, bunu sıkça yaşıyoruz. Yakın takipteyim o yüzden peşindeyim. Yukardan bakıyorum aşağıya doğru,küçük bir insan, küçük adımlarla koştururcasına evi turluyor. Hep acelesi var gibi, gözü hep ellememesi gereken sakıncalı şeylerde. Uzanabildiği yerler bir yana uzanamadığı yerlere bile tırmanıp ellemek, oynamak istiyor. Bu yüzden sürekli hareket halindeyiz, daha doğrusu birlikte koşturuyoruz denilebilir.
Bu koşturmacaya kısa bir ara vermemiz gerekti, ani bir yolculuğa çıkmak zorunda kaldık Eren' le. Tüm gün evi turlayan çocuk 6-7 saat bir koltuğun üstünde ne yapar? Yolculuk başlar başlamaz koltuğunu yatırıp uykuya dalacak hali yok. Zaten genelde uykuya düşkünlüğü olmayan bir çocuk. Ama yine de uyku saati geldiğinde uyur ümidindeyim. Saatler ilerliyor, yan koltukdakilere bakıyorum uyumuş, arkadakiler uyumuş, gençler uyumuş, yaşlılar uyumuş, ama Eren'in uyku saati geçeli çok oldu, O hala keşifte. Oturuyor, kalkıyor, uzanıyor yola bakıyor, çevremizdeki yolculara bakıyor, kimine kendi dilinde sanki konuşmak ister gibi laf atıyor, ama uyku yok... Bir çocuk neden uyumaz, ya da zor uyur da büyükler neden bu kadar kolay uyur?Sonunda uyudu demeye dilim varmıyor, bayıldı demek daha uygun düşer. Kucağımda bir eli tişörtümün yakasını kavramış, ki bunu hep yapıyor Annesi uyuturken de ben uyuturken de uyuma moduna girince eli yakamızda. Kucağımda, koşturmacasına ara vermiş ve tüm çocuklar gibi masum melek haliyle uyurken düşünüyorum:
Daha bir buçuk yaşına bile gelmemiş bir çocuk şimdiye kadar ne algıladı acaba çevresiyle ilgili. Annesi, babası, çevresindeki diğer yakınları ve gördüğü diğer insanlarla ilgili neler algıladı, bunlar O'nda ne gibi izler bıraktı. Bu izlenimler yaşantısını nasıl etkileyecek, etkileyecek mi yoksa doğuştan getirdiği bilgiler baskın mı çıkacak? Ve ilgilendiği diğer şeyler: yollardaki kırmızı ışıklar, sadece yollardaki değil nerede olursa olsun gördüğü kırmızı bir ışık onda çığlıklar attırıyor: ah ah , ah ah
Arabalar, otobüsler hele hareket halinde iseler gözden kayboluncaya kadar izliyor. Kediler, köpekler, kuşlar görünce çığlıklar attığı bu canlılar O'nda böyle bir heyecan yaratırken ne gibi izler kalacak gelecek yıllarına...
Ne denilebilir ki?
Ne çok şey var yaşamımızı etkileyen.

26 Eylül 2009 Cumartesi

ÇOCUKLA YOLCULUK VE SÜT

Bayramda Ankara' ya giderken yolculuğumuz geceye denk düştü. Eren için yanımıza birkaç kavanoz yiyecek hazırladık. Birkaç paket de küçük boy sütlerden aldık. Bu sütler kullanım kolaylığı açısından iyi, ama hazır sütlerle ilgili yapılan olumsuz açıklamalar da kafa karıştırıyor.. Neyse yolculuk, hele de gece yolculuğu bir çocuk için tüm düzeninin bozulması anlamına geliyor, bu yolculukda da bu anlaşıldı. Biberonu bıraktırdık, belli saatlerden sonra yiyecek birşey vermeyelim onunda bizimde uykumuz bölünmesin derken, tüm kazanımlarımız bir gecede bozuldu.. Bu yolculukda mecburen bozduğumuz düzenimizle Eren'e yakayı yeniden kaptırdık. Otobüsün hareket saati 00.30 du. Haliyle konuşmalar, çevredeki ışıklar, arabalar ilgisini çektikçe uykusu kaçtı, acıktı. Bizde sabaha kadar uyuyup uyanan Eren' e birşeyler yedirip içirdik. O da buna yeniden ve hemen alıştı, diğer geceler de uyanıp uyanıp içecek birşeyler istemeye başladı. Şimdilerde yeniden düzeni kurmaya çalışıyoruz.

Paket sütleri ve hazır mamayı zaman zaman zorunlu olarak kullandık. Sürekli kullanmamaya dikkat ettik.Yaptığımız kısa ve uzun yolculuklarda çok işimize yaradı. Çocuğun kalsiyum ihtiyacını peynir, kefir, yoğurtla gidermeye çalıştık. Çünkü hazır sütler hakkında kafamız karışıktı. İşte paket sütlerle ilgili bir bilgi:

"

Markettesiniz.Süt içip kemikleri geliştirmek gibi bir inancın peşinde,dolaşıyorsunuz raflarda.O, beyaz sıvının içinde protein, vitamin, bir sürü bakteri, mineral filan olduğunu düşünüyorsunuz.Nasıl söylemeli, bilmem ki?Aramızda kalsın ama, onun içinde artık bir şey yok!İyisi mi bunu size, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden Prof. Dr. Ahmet Aydın söylesin "Süt sağlıklı bir içecekken, raf ömrünü uzatmak için pastörizasyon, yüksek ısı uygulaması (UHT) ve homojenizasyonla çok zararlı bir ürün haline getiriliyor. Bu işlemlerle sütün içindeki tüm bakterileri öldürülüyor. Pastörizasyon, sütün vitamin ve mineralle zenginleşmesini engelliyor, sindirim enzimlerini tahrip ediyor, tahripolan ve sindirilmeyen protein parçacıkları, bağırsaktan kanımıza geçiyor, vücut da bunları düşman olarak algılıyor ve bağışıklık sistemini tahrip ediyor. İnsan vücudu tahrip oluyor ve alerjik hastalıklara, bağışıklık sistemi hastalıklarına, romatizmal hastalıklara neden oluyor. Çocuklarda görülen kronik orta kulak iltihabının altında da süt kullanımı vardır...".Hadi bunları geçtik bir kalem. Siz o sütü veren ineğin başına gelenlerden haberdar mısınız?İnek inek olmaktan çıkalı çok oldu.Önüne konan her şeyi yiyen. Bol hormon ve antibiyotikle ayakta durabilen, deri kaplı et parçaları onlar.Günde 100 kilo süt(!) veren inek yaptılar.Ne demek biliyor musunuz bu?Market arabasını sürmeye devam.Üzümleri gördünüz mü?Sanki bağdan yeni gelmişler. Dip diri, ip iriler.Nereden geliyor bunlar?Şili'den.Şili mi?Evet!Kaç gündür buradalar?3-5 gün oldu.Düşünün, Şili'nin bir köyünde topluyorlar bunları.Uzun yolculuklar sonunda bize geliyor. Bir süre bizim manavda bekliyor.. Alıyorsun eve getiriyorsun, evde de 3-5 gün daha, bana mısın demiyor.İyi ama, nasıl?Şahane şeyler var, adına ilaç diyorlar. Üzümlere verilen bu ilaçlardan birinin etiketindeki faydaları sayalım mesela:· Dane büyüklüğünü artırır,· Dane ağrılığını artırır,· Dane şeklini daha düzgün olarak değiştirir,· Tam olgunlaşmada bile daneye parlak sarı yeşil rengini verir,· Güçlü üzüm çöpüne rağmen dane sıkıca sapa bağlı kalır. Bu yüzden yükleme taşıma esnasında danelenme nedeniyle olabilecek kayıplar azalır,· Dayanıklı ve dirençli kabuk sayesinde hasat ve hasat sonrası olabilecek yaralanmalar en aza iner, hastalıklara direnç katar,· Kullanım dozu yükseldiğinde sofralık üzümlerde hasadı geciktirir,· Yüksek kalite ve standart sağlar,· Raf ömrü uzarDaha durun!Petunya ve karnabahar geni konmuş mısırlardan yapılma cipsleri de yiyeceksiniz.Geceleri de bahçenizi denizanası geniyle donatılmış buğdaylarla aydınlatacaksı nız.Diyebilirsiniz ki, "hep olumsuz tarafından bakma, bu gelişmeler olmasa açlığın önüne geçilemez". İyi ama açlığın nedeni gıda üretimindeki yetersizlik değil ki!Tam tersine, bu gün dünyada gıda üretiminde fazlalık var. Öyle ki, tüm üretilen besinleri toplayıp, dünyadaki insan sayısına bölseniz, kişi başına günlük 2 kilo gıda düşüyor.Bu hepimizi besler de, yus yuvarlak bile yapar.Sorun gıda üretiminin yetersizliği değil, aç olanların gıda alacak paralarının olmaması.Ama, daha da vahimi, biz de o süt, domates, üzüm gibi oluyoruz "

Hadi bakalım şimdi ne yapacağız bunları okuyunca?
Açık satılan sütlerle ilgili de birçok sorun var.
İlk elden bulduğumuz süt için kendimizi şanslı mı saymalıyız. Böyle bir olanak olmasaydı ne yapacaktık.
Bilemiyorum

17 Eylül 2009 Perşembe

BİBERONU DA BIRAKTIK

Ani bir kararla Eren' e biberonu bıraktırma kararı alındı. Eren' e soran yok. Başlarken de sorulmamıştı. Zaten hep birileri bizler için, herkes için sürekli kararlar almıyor mu? Bu da öyle işte. Biberon bu güne dek işimize yararken, artık sorun olmaya başladı: Memeden kestikten sonra, biberon meme gibi kullanılmak istendi Eren tarafından. Gece kesintisiz bir uyku uyuyayım diye Annesi memeden kesti. Ama memeye kalkar gibi biberon istemeye başladı Eren. İçine ne koyacağımızı bilemez olduk. Çünkü nerdeyse sabaha kadar 4 - 5 kez biberondan birşeyler içmek istiyordu. Süt koysak o kadarı fazla, bazen mama yaptık, bazen kefir ya da ayran koyduk. Zaten gece sabaha kadar uyuyup- uyanıp sürekli birşeyler içmesi de önerilmiyor, düşününce de doğru gelmiyor zaten. Akşam karnını iyice doyurup, suyunu içirip yatıralım, sabaha kadar birşey vermeyelim buna alıştıralım diye düşünüldü ve uygulandı. Birkaç gece sabahlama ve Eren' in feryatlarının gecenin sessizliğinde yankılanması göze alınarak.
Ve o feryatlar ilk gece oldukça uzun bir süre yankılandı sessiz odalardan, ıssız karanlıklara doğru.
İkinci gece biraz şiddeti azaldı, üçüncü gece biraz daha. İşte biberon da unutuldu.
Artık kesintisiz, deliksiz bir uyku uyur hane halkı sabaha kadar denildiyse de bu istek şimdilik uzak bir hayal olarak kaldı. Bazen susadı uyandı, bazen emziğini düşürmüş istemek için uyandı, bazen akşamdan az yeyip acıktığı için uyandı ve aralıklarla uyanmaya devam ediyor.
Eren deliksiz bir uyku uyumadan kimsenin de uyuyamıyacağı bilindiğinden bundan sonra nasıl bir yol izleneceğinin hesapları yapılmaya devam edildi.

09 Eylül 2009 Çarşamba

TUVALET EĞİTİMİ

Posta kutuma gelen bu iletiyi paylaşmak istedim.

Bebekler, "Tuvalet İleşimi" Adlı Yöntemle Bezden Kurtuluyor
"Çişşşşşşşşşşşşş,hadi Bebişim Çişşşşş…"

Amerikalı iki anne tarafından başlatılan ve dünyada hızla yayılan Bezsiz Bebek hareketi, en kısa sürede bebeği bezden kurtarmayı hedefliyor. Bezsiz Bebek uygulayıcıları, kurdukları DiaperBabyFree organizasyonuyla 2004 yılından beri deneyimlerini 75 ülkeye yayılmış takipçileriyle paylaşıyor. Tuvalet İletişimi (Tİ) yöntemi Türkiye'de de genç anneler tarafından uygulanıyor. Christine Gross-Loh tarafından yazılan ve Nesil Yayınları tarafından basılan "Tuvalet Eğitimine Doğal Alternatif Bezsiz Bebek" adlı kitap yöntemin tüm ayrıntılarını anlatıyor. Kitapta okuduklarınız son derece tanıdık gelirse şaşırmayın…

Yeni Aktüel'in son sayısında çıkan ve Necla Bayraktar tarafından kaleme alınan yazının devamını şu adresten okuyabilirsiniz:

http://www.yeniaktuel.com.tr/top103,198@2100.html

08 Eylül 2009 Salı

EREN DENİZLE TANIŞTI




Eylülün ilk haftasında, o hava sıcaklığının biraz arttığı hafta tatildeydik. Deniz mevsiminin neredeyse son günlerini yakaladık. Banyo yaparken başını yıkayana dek kikir kikir gülen çocuk, herhalde denizi de sevecektir diye düşünürken ilk anda uçsuz bucaksız denecek kadar uzun ve ferah kumsalı görünce birazcık ürktü sanki. Sonra alıştı, hoşuna gitti; ayaklarını çırptı, elleriyle suyla oynadı. Sanırım deniz sevgisi içine girdi; diğer günler kumsaldan denize doğru sanki koşar adım gidiyordu, halen yürümesini iyice pekiştirmemiş olmasına rağmen. Kumlarla oynadı, sahilde yürüttük, bol bol güneşlendi uygun saatlerde ve biz daha sahilden ayrılmadan, kucağımızda uyuyakaldı.

Pazar günü eve dönerken herkesin üzerinde tatlı bir yorgunluk vardı.

28 Ağustos 2009 Cuma

Sorumsuz, Öfkeli Çocuklar Yetiştirmeyin

Yeni nesil çocuklar ve ana-babaları bazen çok sevimsiz oluyorlar. Okulda, doğum günü partilerinde, sinemada, sokakta, oyun parkında, otobüste, lokantada, alışveriş merkezinde, markette...

Her yerde görebilirsiniz onları. Bağıran, tepinen, yaşıtlarının ya da daha küçüklerin oyuncaklarını ellerinden alan, vuran, küfreden çocuklar ve onları hiçbirşey yapmadan, müdahele etmeden , hatta gülümseyerek izleyen anneler...Bir kere bu çocukların çok "hassas"bir özgüvenleri var nedense! Anneleri, "aman çocuğumun özgüveni zedelenmesin"diye çocuk ne yaparsa yapsın sesini çıkarmıyor. Sınır konulmayan, ne kadar olumsuz davranırsa davransın ceza verilmeyen, hatasının bedelini yaşamayan, sorumluluk almayan, saygısızlığı, bencilliği desteklenen çocuklarla ilgili gözlemlerimi, yetişkin ve çocuk psikiyatristi Prof.Dr.Bengi Semerci' ye aktardığımda, bu durumu yıllardır yazdığını ve konuşmalarında ele aldığını, bunu düzeltmenin yolunun da kurallı, düzgün, yaşına uygun bilgilendirilen ve kontrol edilen çocuk yetiştirmekten geçtiğini söyledi.Prof. Semerci, yeni nesil anne-baba tutumlarını şöyle anlattı:

"Ah, ben ona hiç hayır diyemiyorum.O kadar çok seviyorum ki üzülmesine dayanamıyorum" bir çok anne baba bu cümleyi sıkça tekrarlıyor. Ona hayır dememenin sevgisini göstermek olmadığını bilmeden , hatta bazen zarar verici olduğunu düşünmeden. Nelere hayır diyemediklerine baktığımızda çocuğun neredeyse tüm yaşamını görebilirsiniz. Uyku saatinden, yemek yeme düzenine, ders çalışmasına, televizyon seyretmekten, kendine zarar verecek şeyleri denemesine değin gider. Sonuç olarak, anne babalar artık hiçbir zaman hayır diyemiyorlar. Onlara ya, çocuklarının gözlerinin önünde zararlı alışkanlıklara kapılmasını, okuldan kopmasını, gitmelerini istemedikleri yerlere gitmelerini çaresizlik içinde seyretmek kalıyor, ya da günün birinde kendilerini, çok sıkıştıkları bir anda hayır dediklerini gören, o zamana kadar hayırın anlamını öğrenmediği için şaşkın ve isyankar çocuklarına nedenleri anlatmaya çalışırken buluyorlar."

NASIL HAYIR DENİR?
Prof. Semerci " Çocuklarımız doğdukları andan itibaren bize güvenmek isterler" diyor.Yani, eğer biz, onlar adına verdiğimiz kararlarda, isteklerde tereddütlüysek, telaşlıysak, kaygılıysak onlar da öyle olacaktır. Onlara her zaman net ve kararlı konuşmalıyız. Örneğin, " yatman gerekli", " bu programı seyretmemelisin" gibi isteklerimizi " iyi olur, ama ben aksine ikna olabilirim" ifadesi ve ses tonuyla değil, "gerekli ve yapmalısın" şeklinde söylediğimizde çocuk rahatlayacak ve yapacaktır. Aksi durumda aramızda gereksiz çatışmalar çıkacak, her iki taraf da üzülecektir. Prof. Bengi Semerci, herşeye evet demek kadar, herşeye hayır demenin de yanlışlığına değiniyor. Gerçekten yapılmaması gerekenlere hayır demek çocuğa güven verir. Çocuklar her zaman sınırı zorlar. Ona sınır koymak, bu sınır gerçekçiyse ve doğruysa çocuğu da rahatlatacaktır. Hayır dememiz gereken konularda, başkalarından yardım almak, yani, " deden kızar", "öğretmen kızar", "doktora söylerim" demek sizi "iyi" anne-baba olarak göstermez.
Aksine yetersiz ve ne yapacağını bilmeyen erişkin olursunuz.Çocuk bu durumda yapmaması gerektiğini anlamayacak, sizin yanınızda ama kızabilecek kişilerin uzağında bu davranışların doğru olduğunu düşünecektir. Oysa çocuğunuz için doğru ve yanlışı öğreten otorite anne ve baba olarak siz olmalısınız.

Çocuklarımıza doğruyu yanlışı, oluru olmazı öğretmek zorundayız, hem de anne baba olarak birlikte tek ses olarak. Onların sınırlara, nerede duracaklarını öğrenmeye, durmadıklarında karşılaşacakları bedelin ne olacağını bilmeye hakları var. Bunları öğrenecekleri yer de aileleri olmalı. Aileleri olmazsa başka birileri öğretebilir ki bu hem zarar hem de acı verici olabilir.

ÇOCUK YETİŞTİRMENİN REÇETESİ
Çocuklarımıza örnek olmalıyız.
Davranışlarımızda kararlı ve tutarlı olmalıyız.Onlara yaşlarına uygun davranmalı, becerilerinden fazlasını ya da azını istememeliyiz.
Onları korumalı ve sevmeli, ancak aşırı koruyucu, kendi yaşantımızdan vazgeçip onlar adına herşeyi yapan sonra da kendi kendilerine yetmiyorlar diye kızan anne babalar olmamalıyız.

FİGEN ATALAY ( Cumhuriyet Gazetesi )