21 Ekim 2010 Perşembe

VEDA

Veda sözcüğü her zaman hüzünlüdür.
Ama o anın geldiğini hissettim.
Eren'le durumumuzda yeni birşeyler yok.
Günler sıradanlaştı.

Blogu açtığımdan beri bizi okuyan, takip eden herkese teşekkürler.

5 Ekim 2010 Salı

YUMURTA VE PEKMEZ BAŞARIYI ARTIRIYOR

FİGEN ATALAY'ın yazısı:

Çocukların okulda başarılı olmaları için güne kahvaltı ile başlamaları şart.Yeterli ve dengeli bir kahvaltıda dikkat edimesi gereken en önemli nokta ise yumurta ve pekmezin mümkün olduğunca sık tüketilmesi.Uzmanlara göre her iki besin de çocuklarda sıkça görülen ve öğrenme bozukluklarına yol açan demir eksikliğine karşı birebir.
........

Acıbadem Kadıköy Hastanesi' nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Şengül Sangu Talak, çocukların besin öğelerini yeterli almadıkları takdirde büyüme geriliği ve mental gelişim gecikmesi gibi ciddi sorunlarla karşılaştıkları uyarısında bulunarak, "Hafif düzeyde beslenme yetersizliği kolaylıkla farkedilmiyor ancak çoğunlukla öğrenme bozuklukları ile sonuçlanıyor.Örneğin daha çok yetersiz besin seçimi ve öğün atlama gibi nedenlerle oluşan demir eksikliği de davranışlarda ve performansta düşüşün yanı sıra konsantrasyon bozukluklarına yol açıyor.Bunun için çocuklara mümkün olduğunca sık yumurta ve pekmez yedirmek gerekiyor." diyor.

Şengül Sangu Talak'tan çocuklara kahvaltı önerileri

"Çocuğunuzun her gün bir yumurta yemesini sağlayın.Çünkü yumurta yüzde yüz emilebilen en kaliteli protein kaynağı ve kan yapıyor.Ayrıca sürülebilen çikolata,bal,reçel gibi tatlılar yerine kan yapan ve kemiklerin gelişimini sağlayan kalsiyumdan zengin pekmezi tercih edin. Kahvaltılara az miktarda domates,salatalık ile maydanoz gibi vitamin ve posa içeren sebzeler ekleyerek çocuğunuzun iştahının açılmasını ve bağırsaklarının çalışmasını sağlayabilirsiniz. Kahvaltıda sadece ve sürekli mısır gevreğiyle süt tüketimi belki pratik olsa da, sakıncalı. Bu nedenle karışımı kuru meyve, ceviz, fındık, badem gibi kuru yemiş ve taze meyvelerle daha besleyici ve lezzetli hale getirmeye çalışın. Kahvaltının yanında çay içilmesi demir emilimini engelliyor, ayrıca çok fazla kaynatılması da besin değerini düşürüyor. Bu yüzden mümkün olduğunca çocuğunuza çay içirmeyin."

Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi

24 Eylül 2010 Cuma

YAPILAN İŞİ BİTİRME VE TOPLAMA

Çocuklara düzenli olmayı öğretme çalışmaları iki yaşından sonra başlıyormuş. biz daha önceleri de bu konu üzerinde duruyorduk. Oyuncaklarını toplatmayı, kitaplarını raflara dizdirmeyi gösteriyorduk beraber toplayarak ama pek bir sonuç alamıyorduk. İki yaşından sonra daha çok üstünde durmaya başladık bu davranışların. Ama bizimki bir topluyor, iki dağıtıyordu. Daha doğrusu önce topluyor sonra hepsini birden yeniden dağıtıyordu. Üstelik arada bir eline ne geçerse oraya buraya fırlatıyor, toplama çalışmalarına da yanaşmıyordu. O zaman zorlamanın alemi yok diye boşveriyor, belki önümüzdeki günlerde alışır diyerek biz topluyorduk. Bizim toplamamızı gördükçe öğrenir, alışır diye düşünüyorduk. Ama yanlış düşündüğümüz öğrendiğimiz bir bilgiyle ortaya çıktı: Çocuğun yaptığı işi mutlaka bitirmesi gerektiği yoksa büyüyünce yaptığı işleri de yarım bırakabileceğini öğrendik. Bu çok önemli bir bilgiydi. Kitap okuduğumuzda sonuna kadar dinliyor ama kitapları yerine koymaya gelince aldırmıyordu. Öğretmeye çalışıyorduk ama bir yerde boşverdiğimiz oluyordu. Şimdi artık boşvermek yok. Oynadığı oyunu bitince yemek yemeye mi gideceğiz ortada ne varsa "Bunları toplayalım, yemek yemeye gideceğiz." gibi söylemlerle işi sonlandırmaya çalışıyoruz. Sokağa mı çıkacağız ne yapıyorsak acele de olsa bitirip toplayıp çıkıyoruz. Belki biraz daha büyüdüğünden, belki de kararlı duruşumuzdan olacak sonuç almaya başladık gibi. İtiraz etmeden toplama çalışmasına katılıyor, yerlerine koyuyor.

Bu davranışı biz söylemeden ne zaman kendiliğinden yapar onu şimdi bilmiyorum ama, bazı şeyleri öğretmek için sayısız tekrarlar yapmak gerekiyor da, bazen bir kez yapılan bir davranış belleğe yerleşiyor, ömür boyu insanın kişiliğini etkiliyebiliyor.

31 Ağustos 2010 Salı

EREN'İN HALLERİ


Bugün sabahleyin yine erkenden uyanmış Eren. Eline kitaplarından birini almış dolaşıyor odaları. Çok acıkmamış herhalde, yoksa mutfağa gidip ekmek aramaya başlardı. Zaten epeydir fazla birşey yediği yok. Vejeteryan takılıyor aylardır. Et,tavuk, balık, yumurta ağzına koymak bir yana, yakınında bile görmek istemiyor.Sebze de yok. Kala kala tahıl ile baklagiller kalıyor. Onları da zaman zaman yedirebiliyoruz, her zaman değil. Sürekli Eren'e bugün ne yedireceğiz düşüncesi ortalarda dolaşıyor. Meyveyi seviyor neyse ki. Yemediği tüm besinlerin açığını yediği birkaç meyve kapatır mı bilmiyoruz. Zaman zaman gözlerinin altı kızarıyor.Alerjik mi, yoksa bu kadar az çeşit içinden yediği birşey mi buna neden oluyor anlayamadık.Yarın doktordan randevu alıp götüreceğiz.Yine gözlerinin altı iki gündür fena. Hali de yok gibi.

Aşırı sıcaklar gidince buranın iklimi de normal seyrine döndü. Yaz başında havalar bir türlü ısınmadı diye şikayet ediyordum. Artık içerlerden sıkılmıştık ve balkonda açık havada vakit geçirmek istiyorduk.Eren için de daha rahat olur diye düşünüyordum.Oysa balkondaki tehlikeleri hesaba katmamışım. Balkonda sürekli koşturuyor, yerler ıslaksa kazara aman Allahım. Balkon demirleri ayrı bir stres.İlk zamanlar birinci demire basıp uzanıyordu, artık bir üst demirlere de tırmanmaya başladı. Sonra bahçede oynayan çocukları gördükçe sürekli sokağa çıkmak istiyor,gözü başka birşey görmüyor. Artık içeri dönmek istiyorum, balkon kapılarını kapatmak istiyorum.

İstiyorum da evde günü nasıl geçireceğiz bakalım...

20 Ağustos 2010 Cuma

ÇOCUKLARA SIRA DIŞI HİKAYELER

FİGEN ATALAY' IN yazısı:

Türkiye'de kitap okuma oranı yalnızca yüzde 4,5. Bu oranı artırmak anne-babaların elinde. Çünkü kitap okuma sevgisi küçük yaşta kazanılıyor. Çocuğunuzun seve isteye kitap okuması için bebeklikten itibaren uğraşmanız gerekiyor. Kitap almaya birlikte gidin. Kitap seçerken çocuğunuzun da isteklerini dikkate alın. Bırakın uzun uzun incelesin kitapları, sabır gösterin. Birlikte okuma zamanları yaratın, evrensel ve sıra dışı hikayeler okuyun.
Davranış Bilimleri Enstitüsü(DBE) Çocuk ve Genç Psikolojik Danışmanlık Merkezi psikologları, okumanın ve çocuklara "okuyan rol modeller" olarak gözükmenin, onlarda heves uyandıracağına dikkat çekiyorlar. Ancak, okuma işinin çocuğa ayırdığınız zamanı kısıtlaması ve kitabın arada bir engel oluşturması durumunda tam tersi bir etki yapabileceğini aklınızdan çıkarmamanız gerekiyor. Büyüklerin, evde televizyon ve bilgisayarı, çocuğun yatma saatinden sonraya bırakmaları gerektiğini vurgulayan DBE uzmanları, "Kitapların nasıl kaleme alındığı kadar nasıl resimlendirildiği de çok önemlidir. Çocuklar, kelimelerden önce resimleri okumayı öğrenirler. 'Nitelikli' bir şekilde kaleme alınmış bir kitap özenle resimlenmemişse hak ettiği ilgiyi göremiyebilir." diyorlar. Davranış Bilimleri Enstitüsü uzmanlarına göre, iyi ve kötü ayrımının yer aldığı kitaplar; çocukların kendi doğrularını seçebilmelerine fırsat yarattıkları için yararlı ve çocuklar, başka kültürlerde ortaya çıkan kitapları da okurlarsa evrensel bir bakış kazanırlar. Sıra dışı, çocuğu kalıpların dışına taşıyacak ve yaratıcılığını kışkırtacak hikayeler seçilirse çocuğun hayata bakış yelpazesi genişler. Kitabın dilinin de akıcı ve anlaşılır olması, Türkçenin iyi kullanılmış olmasına dikkat edilmesi gerekiyor. Kitapların mutlaka bir ders vermek ya da yeni bir bilgi edindirmek gibi bir görevi yok. Kitap, sadece çocuğu eğlendirmek, keyifli zaman geçirmesini sağlamak için de seçilebilir. Çocuk kitabının "nasıl olması gerektiği " hakkında konuşurken "öğretici" yanını abartmamak gerekir.

Kitap Nasıl Seçilmeli?

0-3 yaş çocuğuna:Tanıdık nesnelerin olduğu, parlak renkli, kısa ama ahenkli cümlelerden oluşmuş, az kelimeli ve bu kelimelere ait resimleri olan, bol resimli uzun süre elinde kalacağı için kaliteli malzemeden yapılmış, kolay yıpranmayacak, ellerinin boyutuna uygun;
3-5 yaş çocuğuna:Masallar,bildik hikayeler içeren, tanıdık durumların anlatıldığı, nesneleri sınıflandırabileceği, iyi resmedilmiş,hayal gücünü harekete geçiren,ayrıntılı resimleri olan kitaplar;
5-8 yaş çocuğuna:Güçlü hikayeleri olan, karakterleri güçlü, sadece iyi-doğru değil, kötü-yanlış karakterleri de içeren, içinde yabancı ve bilinmedik kelimeler olmayan, gerçek hikayelerden alıntılar içeren, yeni bilgiler öğreten, detaylı resimleri olan, okumayı yeni öğrenenler için uzun olmayan ve küçük yazılarla yazılmamış, ilgi alanına giren konular içeren kitaplar;
8-12 yaş çocuğuna:Çocuğun karakter ve zevkine uygun, sadece mesaj kaygısı taşımayan, beyin fırtınası yapabileceği, kendisinin seçeceği kitaplar alabiliriz.

Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi

7 Ağustos 2010 Cumartesi

YAZ GÜNLERİ






Sıcakların etkisini fazlaca gösterdiği günlerdeyiz. Kapı , pencere ne varsa her taraf açık. Daha doğrusu evin ne tarafında açılacak bir pencere ya da kapı varsa açmak gerektiği günlerdeyiz. Bu durumda Eren' e de oynayacak şeyler çıkıyor. Eli değdiğinde tüm gücüyle açıp kapattığı fırın kapağını, ya da buzdolabı kapısını bırakıp, çıkılacak pencerelere çıkmaya, yoksa camlarını açıp açıp kapatmaya başlıyor. Bu açıp kapatmalardan bize gına geldi ama O ilk günkü heyecanla, büyük bir çoşkuyla bulduğu kapıları, pencereleri açıp kapatmaya bayılıyor. Öyle yavaşça açıp kapatsa razıyız. Tüm gücünü toplayıp bir çarpışı var ki ... Bunlar engellenirse balkonda koşturmaya başlıyor. Geçenlerde koştururken bir düştü, neyseki gözünün altına gelmiş balkonun çıkıntısı da gözüne birşey olmadı. Gözünün altında yumruk yemiş gibi oluşan morluklar daha yeni geçti. Velhasıl her taraf tehlike. Balkona sandalye koyup oturmak da tehlike. Bir anlık unutkanlık sonucu O'nu sandalyenin üstüne tünemiş buluyoruz.
Evin içindeki bu açıp-kapamalardan, çarpıp durmalardan biraz uzaklaşıp enerjisini dışarda harcaması için uygun saatlerde dışarı çıkıyoruz bazen.

Ya göl kenarına gidiyoruz.

Ya zıp zıp zıplamaya.


Ya da komşunun bahçesinden kayısı toplamaya.



Bu sıcak yaz günleri de böyle geçiyor.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

HAZIR GIDAYA DİKKAT

ÇOCUKLARI UZAK TUTUN

Özellikle çalışan annelerin kurtarıcısı olan hazır gıdalar, çocuklarda allerjiden kaşıntıya, karın ağrısından ishale pek çok hastalığa neden olabiliyor.
Anneleri uyaran çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanları, bebeklikte anne sütüne eşdeğer sunulan hazır sütlerle çocukluk çağında da bisküvi, çikolata, şekerleme ve papates cipsi gibi gıdalardan uzak durulmasını istiyor.

Kontrol şart

Hisar Intercontinantel Hospital Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr.Fazlı Yılmazer, katkı maddeli gıdaların çocuklarda kontrolsüz ve bilinçsiz kullanılmasının en sık görülen yan etkisinin allerji olduğunu vurguluyor.
Hassas kişilerde besin katkı maddelerinin kaşıntı, kurdeşen, alerjik nezle, deri döküntüleri, baş ağrısı, bulantı, kusma, karın ağrısı ve ishale yol açtığını belirten Yılmazer anneleri şöyle uyarıyor:

"En ideal doğal beslenme olan anne sütünü asgari altı ay tek başına olmak şartıyla 2 yaşına kadar vermeye gayret göstermeliyiz."

Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi
25.Temmuz.Pazar

14 Temmuz 2010 Çarşamba

YASMİN LEVY VE EREN

Birgün Yasmin Levy'nin CDsini dinliyorduk. Biraz sonra farkettik ki Eren koşturmuyor, bir yerlere tırmanmaya çalışmıyor, dolapların kapağını açıp bize bakarak çarpmıyor; ya da istediği birşeyleri O'na vermemiz için mızır mızır dolaşmıyor. Ne yapıyor bu çocuk diye dikkat edince ancak o zaman anladık ki: Eren Yasmin Levy'i dinliyor. Hiçbir şeyle ilgilenmeden, oturarak, uzanarak, sessizce dinliyor. Tamamiyle kendini vererek sanki o yabancı dili biliyor, ne söylediğini anlıyor gibi dinliyor. Şaşırdık epeyce. O'na müziği hep dinlettik. Önceleri daha çok Mozart dinletiyorduk. Büyüdükçe her türlü kaliteli yerli ve yabancı sanatçıları dinletmeye başladık. Aralarında sevdiği parçalar olduğunu belli ediyor, takip ediyor onlar çalmaya başladığında tempo tutuyor elleriyle orkestra yönetir gibi hareketler yapıyordu. Sonra kendi oyunlarına dönüyordu.Fakat bu başka birşey. CD'yi sonuna kadar ilgiyle dinliyor. Çocuk şarkıları CD'si çalarken de en çok Ali Baba'nın Çiftliği , Küçük Kurbağa, Mini Mini Bir Kuş gibi şarkıları ilgiyle dinlerken, diğerlerini öylesine dinliyor havası veriyor. Çünkü küçüklüğünde bu şarkıları annesi O'na hep söylüyordu.
Bir zaman sonra ortaya şöyle bir durum çıktı: Eren'in isteklerine karşılık veremediğimiz, bunaldığımız, yorulduğumuz anlarda "Yasmin Levy zamanı geldi" deyip düğmeye basıyoruz. İşte o zaman Eren bir anda taşkınlıklarını bırakıp dinleme moduna geçiyor.

Biz de her seferinde şaşırıp duruyoruz.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

SUYLA OYNAMA

Artık balkonda daha çok zaman geçirmeye başladık. Önceleri bütün toplarını balkona taşıyor, onlarla epeyce bir oynuyordu.Artık o da pek ilgisini çekmez oldu,Topları bir bir balkondan aşağı atmaya başladı. Topları atıyor, sonrada balkondan uzanıp almak istiyordu. Balkondan değilde kapıdan gidip bahçeden topları almaya başlayınca, bu kez bahçeye inmek için sürekli atıp, sonra kapıya koşup bahçeye gitme yolunu öğrendi. Hava sıcak, güneş etkili bunu da Eren'e anlatamayınca ilgisini çekerek oynayacağı yeni bir şey düşünduk. Suyla oynama. Zaten suyla oynamaya bayılıyor. Ancak her tarafı ıslanacak, balkonda rüzgar eksik olmaz genelde, dolayısıyla herhangi bir üşütme durumu olmasın diye aktivite önlüğü alındı ve de çizmeler. Kovayı suyla doldurup balkona koydum. Uzunca bir süre keyifle oynadı. Pek mutlu oldu.

24 Haziran 2010 Perşembe

" HAYIR DÖNEMİ "

Bu aralar Eren'e sürekli "Dur, yapma, elleme" gibi sözcükleri çok kullanmaya başladık. Artık elinin ermediği bir yer kalmadı gibi. Uzanamadığı yerlere de ayağının altına yakınında bulduğu tencere, kutu, karpuz, top ne bulursa koyup basarak uzanmaya çalıştığından, haliyle feryatlarımız bitmiyor. Üstelik ne desek tersini yapmaya çalışıyor. O kadar istediği sokağa çıkarken bile, "Hadi Eren giyinelim de gidelim" dediğimizde; hiç ilgilenmediği oyuncaklarıyla veya ilgisiz birşeylerle oynamaya başlıyor. Biz de sürekli "Hadi Eren, hadi Eren" deyip duruyoruz. İşte tam da bu sırada Prof. Dr. Sabiha Paktuna Keskin'in kitaplarıyla tanıştık. İlaç gibi geldi içinde bulunduğumuz duruma. Şöyle bir öneri var kitapların birinde: Bu yaşlarda çocuk herşeye hayır der, yemek yemez, bezini değiştirtmez, otur dersin oturmaz, kalk dersin kalkmaz gibi. Bu durumlarda " yap" yerine "yapma" denildiğinde çocuk tersini yapacağından sizin aslında istediğinizi yapacaktır. İki tarafın da istediği olacak, inatlaşma, ısrar etme ortadan kalkacaktır.
Hemen bunu denemeye başladık. Bir yere gideceğiz, oyalanıyor, gelmiyor. Üstünü giydiremiyoruz. "Pantolonunu giyme" diye başlıyoruz. Sakince. İşe yarıyor. Pantalonunu alıp geliyor. Gün boyunca her şeye tam olarak uygulayamasak da, (zaten uygulanması sanırım sağlıklı olmaz) genelde işe yaradı. Biraz rahatladık. Sıkıştık mı tersini söylüyoruz, yatmak istemiyor mu, "Yatma , tamam yatma " diyoruz. Önce şaşırıyor, bunlar ne demek istiyorlar der gibi bize bakıyor, biraz sonra elimizden tutarak yatmaya gitmek istiyor.
İşte 3. yaşımıza böyle başladık...

18 Haziran 2010 Cuma

İKİNCİ YAŞIMIZ DOLDU


17 Haziran' da Eren ikinci yaşını bitirdi. Geçen bir yıl içinde, ele avuca sığmayan, çoğunlukla ne yapacağımızı ve nasıl davranacağımızı bilemediğimiz anlar yaşatan bir afacan oldu. Bir ara, basından seçmelerde, yarım saat içinde annelerin çocuklara sayısız kere "yapma, dur, elleme, etme" dediklerini aktarmıştım. Şu dönemlerde sürekli o durumdayız. Hiçbir şey doğal olarak uzun süre dikkatini çekmiyor. Sürekli yeni şeyler bulup, yeni oyunlar, yeni faaliyetler yaratmak zorundayız. Artık tam bir oyun çocuğu. Onu görmeye gelen kuzenini de çileden çıkarttı. Sakıncalı ne varsa, elleri orada. Allahtan akşam üzerileri biraz sokağa çıkıyoruz, orada koşturup duruyor da, biraz enerjisini boşaltıyor. Artık onu sevmek için yanına gelen çocuklara bile vurmaya başladı. Bazen önümüzdeki yıllarda nasıl baş edeceğimi düşünüyorum. Herhalde üç yaşında kreşe gitmeye başlar da, yaşıtlarıyla bol bol oynar.

Tüm bu afacanlıklarına karşın, çok da şirin, sevimli, mıncırılası bir çocuk. Hareketsiz ve durgun bir çocuk olsa nasıl olurdu bilmiyorum ama yine de bu halini isterdik sanırım.

Sevgi, sağlık ve güzellik dolu, istediğince bir yaşamın olsun Eren.
Doğum günün kutlu olsun.

15 Haziran 2010 Salı

ÇOCUK VE ÖĞRENME

Bugün Eren’le tahta bloklarla oynuyorduk. Bu bloklar alındığından beri ona çeşitli şekiller yapması için örnekler gösteriyorduk. Tabii her gösterdiğimizi hemen yapacak diye bir şey yok. En çok üst üste koyarak kuleler yapmasını seviyor. Daha çok da o şekilde oynuyordu. Her seferinde kuleler yapıyor, daha çok tahtayı üst üste koymaya çalışıyor en tepesine de bir çatı konduruyordu. Gösterdiğimiz diğer şekilleri hemen eliyle itip bozuyor, istemiyordu. Bu böyle bir süre devam etti. Herhalde başka hiçbir şekil yapmayacak bu çocuk hep böyle oynayacak bu tahtalarla diye düşünüyorduk. Ama geçen gün bizi şaşırttı. Uzun zaman önce gösterdiğimiz şekilleri yapmaya başladı. Epeydir bu şekilleri birlikte yapmamıştık; istemiyor, hele bir müddet böyle gitsin biraz daha büyüsün diyorduk. Bir anda o şekilleri yapmaya çalışınca ben de yine birçok çağrışımlar bir biri ardına kafamda dolaşmaya başladı. Beyin her şeyi kaydediyor, zamanı geldiğinde ortaya çıkarıyordu. Bu yalnız böyle şekillerde olsa iyi. Doğduğumuzdan itibaren yaşamımıza giren, bire bir yaşadığımız ya da tanık olduğumuz olaylar, davranışlar. Çevremizdeki insanların onca farklı, iyi kötü davranışları. Bunları her varlık nasıl algılayıp, nasıl kaydediyor beynine. Büyüdüğümüzde bizde hangi davranışların oluşmasına neden oluyorlar veya olmuyorlar. Üstünde hiç durmadığımız, hatta önemsiz gördüğümüz sıradan olaylar, davranışlar çocukların üstünde nasıl bir etki bırakıyor? Bunun sonucunu yıllar sonra görüyor ve şaşırıyoruz.
Nerden nereye geldim. Yani hiçbir davranış çocuk tarafından boşverilmiyor. Kaydediliyor. İşte durum ortada.

7 Haziran 2010 Pazartesi

İKİ YAŞ DURUMLARI

Birkaç gündür Eren' e birşeyler oldu. Düzenimiz iyice şaştı. Öğle saatlerinde hergün , güzelce yemeğini yiyip uyuyan çocuk gitti. Sabah aynı saatlerde kalkmasına karşın öğleyin uyku saati gelince şaşırıyor. Yatmamak için elinden geleni yapıyor. Uykusu var, sürünüyor ama yine de yatağına götürünce birden canlanıyor, güzel bir uykudan dinlenerek yeni kalkmış gibi oyuna başlıyor. Kendini yatakta ordan oraya atarak oyun yapmak istiyor. Evde enerjisini boşaltamıyor belli. Biraz bu sürüyor baktım olmayacak zorlamanın anlamı yok, uyutmaktan vazgeçip yeniden oynamaya gidiyoruz. Saatler geçiyor bazen yere yatıp sızacak oluyor, sonra yine kalkıp dolanmaya başlıyor. En az normal uyuduğu saatten iki saat geçince ya koltuğun kenarında, ya dizimde sızıp kalıyor. Hatta geçen gün akşamın beş buçuğuna kadar uyumadı. Yemek yemesinde de sorunlar var.Herşeye burun kıvırır oldu.Makarna, pilavla yaşıyor sadece bu günlerde. İki yaşını doldurmaya günler kaldı, acaba uykuları azalıyor mu diye düşünüyorum ama, daha çok erken bunun için. Yoksa iki yaş sendromu denilen şeyler mi başladı. Bir de geçen hafta annesi 4 gün iş gezisindeydi. Bu olay ondan sonra ortaya çıktı. Neden bu mu bilemiyorum. Ama şimdilik düzenimiz bozuldu.
Neler oluyor Eren, bir söylesen?
Yoksa iki yaş durumları mı bunlar? Hı?

1 Haziran 2010 Salı

KEÇİBOYNUZLU ISLAK KEK


Keçiboynuzu tozuyla yapılmış bir keki yıllar önce Ankara' da bir kafede yemiştik. Daha sonra Ayrancı semtinde köylerden getirilen doğal ürünleri satan bir dükkan açıldı. O dükkanda da çekilip un haline getirilmiş keçiboynuzu satılıyordu. Biz de oradan alıp kakao yerine bu tozu kullanarak kek yapmış ve tadını çok sevmiştik. Kaç yıl oldu anımsamıyoruz, biz bu keki yapmamışız ve bu tadı unutmuşuz. Geçen gün bir kitabı karıştırken keçiboynuzunun faydalarına rasladık, dolayısiyle de aklımıza düştü. Evdeki keçiboynuzlarından birkaç tanesini önce havanda küçük parçalara böldük, sonra kahve değirmeninde un haline getirdik. Kakao yerine kullanarak ıslak kek yaptık.

Keçiboynuzu tozu kakao kullandığımız her yerde kakaonun yerini alabilirmiş. Keçiboynuzunda protein, B vitamini, kalsiyum, potasyum, mağnezyum, demir, manganez, krom, bakır varmiş.Faydalı olduğunu biliyordum ama, bu kadarını bilmiyordum.

Tadında bir çekicilik var.Sürekli yemek istiyor insan. Çocuklar içinde oldukça faydalı bir besin sayılabilir içindeki vitaminlere bakılırsa.

Malzemeler:

3 veya 4 yumurta

1 su bardağı şeker (Biz az tatlı sevdiğimiz için yarım bardaktan biraz fazla koyduk)

4-5 yemek kaşığı keçiboynuzu tozu (isteğe göre azaltılıp-çoğaltılabilir)

1 su bardağı sıvı yağ

1 su bardağı süt

2 su bardağı un ( Tam buğday unu koyunca daha lezzetli oluyor)

1 paket vanilya istenirse

1 paket kabartma tozu


Yapılışı:

Şeker,süt,yağ,keçiboynuzu tozu, vanilya karıştırılır.Bir su bardağı kadar ayrılır.Yumurtalar çırpılarak ilave edilir.Un ve kabartma tozu katılır. Kek kalıbına koyarak fırında pişirilir.Pişince ayrılan sıvı, kek sıcakken üzerine dökülür.Kek sıvıyı çekipte soğuyunca istenilen şekillerde kesilir.

25 Mayıs 2010 Salı

EVDE YOKTUK

Klasik deyimle günler su gibi akıp geçti bu günlerde. Yine bir Ankara gezimiz oldu. Eren koltuğuna alışıp rahat oturunca, biz de stressiz bir yolculuk yapmış olduk. Hatta dönüş yolculuğunda rekor kırdı tam 4,5 saat hiç kalkmadan koltuğunda oturdu. Bu süre içinde iki kez kısa da olsa uyudu. Molasız eve geldik.

Ankara' da bir gün Beypazarı, bir gün Kızılcahamam derken bir haftanın nasıl geçtiğini anlamadık.Beypazarı zaten ünlü bir ilçe, evleri, doğası, havucu, ilçeye özgü yemekleriyle oldukça ilgi çekiyor.İnözü vadisinde doğanın içinde çok güzel yemek yenecek yerler var. Tesadüf o gün Beypazarı'nın pazarıymış. Biraz dolaştık. Pazarda satılan tezgahlardaki tüm ürünler sanki fabrikasyon üretim gibi aynıydı. Hiç bir köylünün önünde doğal bir ürün göremedim. Tüm pazarı dolaşamadık gerçi ama gördüğümüz kadarıyla böyleydi.


Kızılcahamam ise kaplıcalarıyla ünlü. Biz günübirlik gittiğimizden, üstelik hışım gibi bir sağanak yağmura yakalandığımızdan sadece Soğuksu milli parkını gezip döndük.

Bu gezilerde Eren'e doğayı sevdirmeye çalıştık. Ağaçları, çiçekleri gösterip anlattık. Kuşları gösterdik. Kuşlarla ilgilendi ama ağaç ve çiçeklere pek ilgi göstermedi. Hayvanlara ilgisi daha fazla. Teyzesinin kedisi Jüpiter'le pek yakınlaşıp koklaştılar bu kez. Önceki görüşmelerinde Eren kovalıyor, Jüpiter kaçıyordu. Onlar da alıştı birbirlerine.

Eve dönünce sakin, sıradan günlerimiz yeniden başladı Eren'le.

Sabah kahvaltı. Sonra çeşitli oyunlar, kitap okumalar, öğle yemeği,uyku saati derken akşam oluyor. Akşam üzeri sokağa çıkarıyoruz biraz, ama eve geri getirmemiz olay oluyor ve gün böylece doluyor.

Bugün birazcık yağmur yağdı Eğirdir' e. Bir ara pencereden dışarı bakarken gökyüzünde harika bir gökkuşağının çıktığını gördüm. Hemen fotoğraf makinemi kaptım, birkaç poz çektim. Göl ve gökyüzünde gökkuşağı harika bir görüntüydü gerçekten. Benimle birlikte balkona fırlayan Eren'e birkaç poz çekeceğim diye gökkuşağını gösterip anlatmayı unuttuğumu çok sonra farkettim.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

KOLTUĞA ALIŞIYORUZ GALİBA

Havalar birdenbire ısındı. Epeydir Eren'in traş olması gerekiyor, ama olamıyor. Çünkü traş olmak için kımıldamadan oturmak gerekiyor; o da Eren için mümkün olmuyor. Kimbilir berber nasıl traş ettiğini bilmiyordur, O'nun feryatlarını ve çırpınışlarını tahmin ediyoruz. Önlük bile taktırmamış, tüm giysileri kıl dolu. Yine de yaz traşı yapılmış oldu.

Bu pazar günü bir Antalya kaçamağı yaptık. Bakalım Eren arabadaki koltuğunda ne kadar oturacak, bir değişim var mı , deneyelim dedik; Antalya'da deniz mevsimi açılmıştır, belki denize gireriz, olmazsa kumsalda otururuz, Eren de oynar diye düşündük. Arabaya binmeden karar alındı: Ne yaparsa yapsın, istediği kadar çığlık atsın O' nu oyalamaya çalışmayacağız. Herkes normal davranışını sürdürecek. Zaten daha önceki O'nu oyalama deneyimlerimiz hiçbir işe yaramamıştı. Ancak biz hayli yorulmuştuk. Yine de tüm kıyameti koparmasına rağmen; bazen yetti artık indirelim koltuktan diye düşünceler kafamızda uçuşmasına rağmen, koltuğundan yol bitene kadar almamıştık. Bu yolculukta o direncimizin karşılığını aldık sayılır. Daha arabaya binerken itirazları başlayan Eren bu kez hiç sesini çıkarmadı, güzel güzel oturdu, görebildiği kadar çevresindeki arabalara baktı, hatta kendince şarkılar bile söyledi. Hiç sesimizi çıkarmadık, aman ne güzel oturuyor falan diyeceğiz, diyemiyoruz. Her an durumun değişme riski var çünkü. İçimizden sevinerek, dışımızdan susarak Antalya' ya sorunsuz bir şekilde vardık. Dönüşte de aynı şekilde hiç sorun yaşamadık. Arabadan indirirken güzel güzel oturduğu için mutlu olduğumuzu O'na belli ettik.


Antalya çok sıcaktı, kumsaldan on beş- yirmi metre berisi yanarken kumsala inildiğinde hatırı sayılır bir rüzgar vardı. Deniz suyu da soğuktu bizim için. Denize girenler daha çok yabancılardı.

Eren' i zor tuttuk, illa denize gireceğim diyor. Biraz kumsalda oynadı ama gözü denizde kaldı.

30 Nisan 2010 Cuma

İLK ÇOCUK BAYRAMI



23 Nisan' da Ankara' daydık. Yola çıkmadan önce bizi yine kaygılar aldı. Arabayla mı gitsek, otobüsle mi ? Arabayla gitsek az çok yaşayacaklarımızı tahmin ediyoruz ve bunu göze alabilir miyiz diye konuşuyoruz. Koltuğuna oturtunca zincire vurulmuş gibi kıyametleri kopartıyor nerdeyse kucağımıza alacağız, bu kez de bir daha koltuğuna oturtamıyacağız. Hayır bunu göze alamıyoruz, otobüsle gidilecek. Sanki otobüsle çok mu rahat gidiyoruz. O da ayrı bir olay...

Ankara' ya gittiğimiz günün ertesi 23 Nisan' dı. O gün bayrama götüremedik ama ertesi gün Kuğulu parka götürdük. Eren orada farkında olmasa da ilk çocuk bayramını yaşadı. Park çocuklarla doluydu.Hepsinin elinde balonlar, simitler... Kuğulara bakıyorlar, güvercinlere simit atıyorlar, balon uçuruyorlar, yaşıtlarıyla tanışıp oynuyorlar.


Eren kendi balonunu uçurdu, bu kez çevredeki çocukların balonlarına koşturmaya başladı. Her gördüğü balonu ortak mülkiyet sanıp almaya çalışıyor. Bizim olmadığını, onların balonu olduğunu söylüyoruz. Şimdilik anlamıyor. Biraz balonlarla koşturuyor, biraz güvercinleri kovalıyor. Biraz sonra da elinde simit gördüğü bir çocuğun yanına gidip simidini istiyor. Onlar verince de almak için düşünüyor mu, nazlanıyor mu belli değil. Bakalım ne yapacak, nasıl davranacak diye bekliyoruz biz de, karışmıyoruz.
Biraz da kaydıraktan kaydırdıktan sonra parktan ayrılıyoruz.


Simit sarayı denilen yerlerden birine girip Eren' e simit ziyafeti çekiyoruz. Böylece henüz hiç yemediği simitin de tadını almış oluyor.
Tunalı da gezerken akşam üzeri bir genç bulunduğumuz çevrede gitarını açıp çalmaya başlıyor. Eren' in dikkatini çekiyor, biraz seyrediyor ve dinliyor.
O'nun için hareketli geçen bu günün sonunda eve giderken takside uyuyor.

21 Nisan 2010 Çarşamba

EREN'İN KİTAPLARI



Eren' i kitapla tanıştırmamız kaç aylıkken başladı, anımsamıyorum. Kitabın kokusu, ekmek kokusu gibi ona tat versin, yaşamında olmassa olmaz olsun istiyoruz. Biz istiyoruz da O ne denli bunu benimseyecek bilmiyoruz. İyi bir okur olur mu, hangi kitapları tercih eder onu da bilmiyoruz.

Nerdeyse daha bebekliğinden beri kitapların resimlerini gösterip anlatıyoruz, uyuturken ya da uygun zamanlarda masal kitapları okuyoruz. Artık kitaplarının içinden istediğini seçip getiriyor, okumamızı istiyor, ya da içindeki renkleri söylüyoruz, şekilleri anlatıyoruz, hayvanları tanıtıyoruz. Gün içinde bu döngü ara ara devam ediyor. Şimdilik kitapları benimsemiş gözüküyor, her ne kadar bazılarını alıp fırlatsa da, okumamızı istemese de sevdiği kitapları belirlemiş. Durmadan onları bulup getirdiği oluyor okutmak için.
Kitapların raflarda durduğu zaman sadece Eren uyuduğunda oluyor. Bir bakıyoruz hepsini alıp alıp fırlatmaya başlıyor, toplamak içinse hiç zahmet etmiyor. Düzeni öğrenmesi için iki yaşını doldurmasını bekliyoruz. Öyleymiş. Çocuklara iki yaşından sonra eşyalarını toplama, düzenleme gibi davranışlar öğretiliyormuş. Vallahi bizimki şimdilik bunu hiç yapmayacakmış gibi gözüküyor. Oyuncaklarını bir fırlatışı var, bir mutlu oluyor bunu yaparken, o zaman acaba toplamayı, düzenli tutmayı öğrenebilecek mi diye bir soru havada asılı bekliyor.

14 Nisan 2010 Çarşamba

SOYALI ÇÖREK


Bazı günler Eren' e ne yedireceğimizi bilemiyoruz. Çok seçici davranıyor.Her sebzeyi yemiyor, et türü hiçbir şey yemiyor. Ama pasta oldu mu itiraz etmiyor. Geçenlerde lor ile kurabiye yapmıştık. Yumuşak olmuştu hem de lezzetliydi. Ama tatlı olduğu için rahat yediremiyorduk. İki yaşına kadar şekerli ve tuzlu şeyler fazla önerilmiyor ya. Daha önce soyalı kek yapmıştık pekmezle. Onu da çok seviyor. Bir de soya fasulyesi ile tuzlu birşey yapabilir miyiz diye konuşurken, lor ile yaptığımız kurabiyeyi tuzluya çevirebilir miyiz diye düşündük ve denedik. Güzel oldu, herkes sevdi. Lor yerine haşlanıp püre yapılan soya fasulyesi koyduk, şeker yerine de bir parça tuz attık. Yapılışı da basit ve malzemeler de çok değil. Soya fasulyesi alırken dikkat etmeli, genetiği değiştirilmiş soya olmasın aman.
Soya proteini çok kaliteliymiş. Mineral ve vitamin bakımından da oldukça zengin. Kalsiyum, fosfor, demir, bakır, manganez, potasyum gibi minareller ve A,B1,B2,C,D,E ve K vitaminleri varmış. Bu yüzden yemek aralarında Eren'in eline vermek için iyi bir alternatif oldu.

Malzemeler şöyle:

Bir bardak soya püresi ( Soya fasulyesi haşlanıp püre yapılacak. Biraz iri de olabilir)
2 bardak tam buğday unu
2 yumurta
1/4 su bardağı zeytinyağı
1 çay kaşığı karbonat
Bir tatlı kaşığı tuz
Biraz susam

Yapılışı:

Bir yumurtanın beyazını bir kaseye ayırıp, sarısını diğer yumurta ile birlikte bir kaba koyun.Zeytinyağını ilave edip biraz karıştırın.Soyayı ilave edip karıştırın.Una karbonatı karıştırıp ilave edin. Cevizden büyük parçalar alarak yuvarlayın, önce yumurta akına, sonra susama batırarak tepsiye koyun.180 derecede ısıtılmış fırında altı hafif kızarana kadar pişirin.

6 Nisan 2010 Salı

ÇOCUĞU YÖNLENDİRME


Buralarda hiç bitmeyen soğuk rüzgarların biraz hafiflemesiyle bugün Eren'i göl kenarına götürdük. Eğirdir gölü büyük bir göl. Türkiye' nin ikinci büyük tatlısu gölüymüş. Yedi renkli göl de deniyor. Gün boyunca sürekli renk değiştiriyor, hele bir turkuaz renge bürünüyor ki görmeye değer. Kıyılarında yazın göle giriliyor. Şimdilerde piknik yapmaya başlamış insanlar. Biz de sadece gezinti niyetiyle gittik. Eren rahatça koştursun çimenlerde diye. Gezdi, koşturdu, yerden taşlar alıp fırlattı. Sonra da yorulup kaldırım kenarındaki taşlara oturdu. Bu arada biz de yaptığımız bazı davranışların yanlışlığını gördük:

Eren yerden taş alıp atıyordu. Alırken ve atarken bizden onay almaya çalışıyordu. Hiç düşünmeden " hadi al " veya " atabilirsin" gibi onaylama sözcüklerini kullandığımızı farkettik. Daha şimdiden ne yapıp yapmayacağına biz karar veriyoruz gibi bir durum oluşuyordu. Bunu farkedince bize sorduğunda hiç ses çıkarmadık. Bir müddet sonra kendi kendine alıp atmaya başladı. Bu durum o kadar önemsiz, sıradan bir şey gibi görünse de zamanla başka başka olaylarda da yaşandığında pekişecek, belki de karar alma davranışını etkileyecek diye düşündük. Bu O' nun her davranışına sınırsız karışmama anlamına gelmiyordu tabii. Kendine ya da birşeylere zarar verecek bir durum oluşacaksa elbette anlatılarak müdahele edilecekti.
Eve geldiğimizde TV8'de Doğan Cüceloğlu'nun 'İnsan İnsana' adlı programı vardı, onu izledik. Her hafta pazar günleri saat 10.45'de başlıyor. Çok güzel konular işliyor. Bugün de çocuğa verilecek eğitimin ve sevginin ne kadar önemli olduğu üzerine konuştular. Çocuğa nasihat etmenin hiçbir fayda sağlamadığı, dur-yapma-etme gibi söylemlerin işe yaramadığı ama sabırla verilen sevginin hep olumlu sonuçlar verdiği üzerine sohbet ettiler.. (www.dogancuceloglu.net'den geçmiş programları izleyebilirsiniz.)
Bu değerli insanları dinlemek bize hem keyif veriyor, hem bilgi veriyor ya da bilgilerimizi pekiştiriyor.

Eren için artık her davranışın ve sözün daha çok önem taşıdığı günler geldi. Bu mutlaka bebekliğinden beri önemliydi, ama şimdi daha da çok özen göstermemiz gerektiğini böyle programları her dinleyişimizde ya da eğitimle ilgili her kitabi okuyuşumuzda anlıyoruz.

Şimdi düşünüyorum: Çocuk yetiştirmek ne kadar bilgelik istiyor ve bunu çoğu anne ne kadar geç anlıyor benim gibi.