25 Mayıs 2010 Salı

EVDE YOKTUK

Klasik deyimle günler su gibi akıp geçti bu günlerde. Yine bir Ankara gezimiz oldu. Eren koltuğuna alışıp rahat oturunca, biz de stressiz bir yolculuk yapmış olduk. Hatta dönüş yolculuğunda rekor kırdı tam 4,5 saat hiç kalkmadan koltuğunda oturdu. Bu süre içinde iki kez kısa da olsa uyudu. Molasız eve geldik.

Ankara' da bir gün Beypazarı, bir gün Kızılcahamam derken bir haftanın nasıl geçtiğini anlamadık.Beypazarı zaten ünlü bir ilçe, evleri, doğası, havucu, ilçeye özgü yemekleriyle oldukça ilgi çekiyor.İnözü vadisinde doğanın içinde çok güzel yemek yenecek yerler var. Tesadüf o gün Beypazarı'nın pazarıymış. Biraz dolaştık. Pazarda satılan tezgahlardaki tüm ürünler sanki fabrikasyon üretim gibi aynıydı. Hiç bir köylünün önünde doğal bir ürün göremedim. Tüm pazarı dolaşamadık gerçi ama gördüğümüz kadarıyla böyleydi.


Kızılcahamam ise kaplıcalarıyla ünlü. Biz günübirlik gittiğimizden, üstelik hışım gibi bir sağanak yağmura yakalandığımızdan sadece Soğuksu milli parkını gezip döndük.

Bu gezilerde Eren'e doğayı sevdirmeye çalıştık. Ağaçları, çiçekleri gösterip anlattık. Kuşları gösterdik. Kuşlarla ilgilendi ama ağaç ve çiçeklere pek ilgi göstermedi. Hayvanlara ilgisi daha fazla. Teyzesinin kedisi Jüpiter'le pek yakınlaşıp koklaştılar bu kez. Önceki görüşmelerinde Eren kovalıyor, Jüpiter kaçıyordu. Onlar da alıştı birbirlerine.

Eve dönünce sakin, sıradan günlerimiz yeniden başladı Eren'le.

Sabah kahvaltı. Sonra çeşitli oyunlar, kitap okumalar, öğle yemeği,uyku saati derken akşam oluyor. Akşam üzeri sokağa çıkarıyoruz biraz, ama eve geri getirmemiz olay oluyor ve gün böylece doluyor.

Bugün birazcık yağmur yağdı Eğirdir' e. Bir ara pencereden dışarı bakarken gökyüzünde harika bir gökkuşağının çıktığını gördüm. Hemen fotoğraf makinemi kaptım, birkaç poz çektim. Göl ve gökyüzünde gökkuşağı harika bir görüntüydü gerçekten. Benimle birlikte balkona fırlayan Eren'e birkaç poz çekeceğim diye gökkuşağını gösterip anlatmayı unuttuğumu çok sonra farkettim.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

KOLTUĞA ALIŞIYORUZ GALİBA

Havalar birdenbire ısındı. Epeydir Eren'in traş olması gerekiyor, ama olamıyor. Çünkü traş olmak için kımıldamadan oturmak gerekiyor; o da Eren için mümkün olmuyor. Kimbilir berber nasıl traş ettiğini bilmiyordur, O'nun feryatlarını ve çırpınışlarını tahmin ediyoruz. Önlük bile taktırmamış, tüm giysileri kıl dolu. Yine de yaz traşı yapılmış oldu.

Bu pazar günü bir Antalya kaçamağı yaptık. Bakalım Eren arabadaki koltuğunda ne kadar oturacak, bir değişim var mı , deneyelim dedik; Antalya'da deniz mevsimi açılmıştır, belki denize gireriz, olmazsa kumsalda otururuz, Eren de oynar diye düşündük. Arabaya binmeden karar alındı: Ne yaparsa yapsın, istediği kadar çığlık atsın O' nu oyalamaya çalışmayacağız. Herkes normal davranışını sürdürecek. Zaten daha önceki O'nu oyalama deneyimlerimiz hiçbir işe yaramamıştı. Ancak biz hayli yorulmuştuk. Yine de tüm kıyameti koparmasına rağmen; bazen yetti artık indirelim koltuktan diye düşünceler kafamızda uçuşmasına rağmen, koltuğundan yol bitene kadar almamıştık. Bu yolculukta o direncimizin karşılığını aldık sayılır. Daha arabaya binerken itirazları başlayan Eren bu kez hiç sesini çıkarmadı, güzel güzel oturdu, görebildiği kadar çevresindeki arabalara baktı, hatta kendince şarkılar bile söyledi. Hiç sesimizi çıkarmadık, aman ne güzel oturuyor falan diyeceğiz, diyemiyoruz. Her an durumun değişme riski var çünkü. İçimizden sevinerek, dışımızdan susarak Antalya' ya sorunsuz bir şekilde vardık. Dönüşte de aynı şekilde hiç sorun yaşamadık. Arabadan indirirken güzel güzel oturduğu için mutlu olduğumuzu O'na belli ettik.


Antalya çok sıcaktı, kumsaldan on beş- yirmi metre berisi yanarken kumsala inildiğinde hatırı sayılır bir rüzgar vardı. Deniz suyu da soğuktu bizim için. Denize girenler daha çok yabancılardı.

Eren' i zor tuttuk, illa denize gireceğim diyor. Biraz kumsalda oynadı ama gözü denizde kaldı.

30 Nisan 2010 Cuma

İLK ÇOCUK BAYRAMI



23 Nisan' da Ankara' daydık. Yola çıkmadan önce bizi yine kaygılar aldı. Arabayla mı gitsek, otobüsle mi ? Arabayla gitsek az çok yaşayacaklarımızı tahmin ediyoruz ve bunu göze alabilir miyiz diye konuşuyoruz. Koltuğuna oturtunca zincire vurulmuş gibi kıyametleri kopartıyor nerdeyse kucağımıza alacağız, bu kez de bir daha koltuğuna oturtamıyacağız. Hayır bunu göze alamıyoruz, otobüsle gidilecek. Sanki otobüsle çok mu rahat gidiyoruz. O da ayrı bir olay...

Ankara' ya gittiğimiz günün ertesi 23 Nisan' dı. O gün bayrama götüremedik ama ertesi gün Kuğulu parka götürdük. Eren orada farkında olmasa da ilk çocuk bayramını yaşadı. Park çocuklarla doluydu.Hepsinin elinde balonlar, simitler... Kuğulara bakıyorlar, güvercinlere simit atıyorlar, balon uçuruyorlar, yaşıtlarıyla tanışıp oynuyorlar.


Eren kendi balonunu uçurdu, bu kez çevredeki çocukların balonlarına koşturmaya başladı. Her gördüğü balonu ortak mülkiyet sanıp almaya çalışıyor. Bizim olmadığını, onların balonu olduğunu söylüyoruz. Şimdilik anlamıyor. Biraz balonlarla koşturuyor, biraz güvercinleri kovalıyor. Biraz sonra da elinde simit gördüğü bir çocuğun yanına gidip simidini istiyor. Onlar verince de almak için düşünüyor mu, nazlanıyor mu belli değil. Bakalım ne yapacak, nasıl davranacak diye bekliyoruz biz de, karışmıyoruz.
Biraz da kaydıraktan kaydırdıktan sonra parktan ayrılıyoruz.


Simit sarayı denilen yerlerden birine girip Eren' e simit ziyafeti çekiyoruz. Böylece henüz hiç yemediği simitin de tadını almış oluyor.
Tunalı da gezerken akşam üzeri bir genç bulunduğumuz çevrede gitarını açıp çalmaya başlıyor. Eren' in dikkatini çekiyor, biraz seyrediyor ve dinliyor.
O'nun için hareketli geçen bu günün sonunda eve giderken takside uyuyor.

21 Nisan 2010 Çarşamba

EREN'İN KİTAPLARI



Eren' i kitapla tanıştırmamız kaç aylıkken başladı, anımsamıyorum. Kitabın kokusu, ekmek kokusu gibi ona tat versin, yaşamında olmassa olmaz olsun istiyoruz. Biz istiyoruz da O ne denli bunu benimseyecek bilmiyoruz. İyi bir okur olur mu, hangi kitapları tercih eder onu da bilmiyoruz.

Nerdeyse daha bebekliğinden beri kitapların resimlerini gösterip anlatıyoruz, uyuturken ya da uygun zamanlarda masal kitapları okuyoruz. Artık kitaplarının içinden istediğini seçip getiriyor, okumamızı istiyor, ya da içindeki renkleri söylüyoruz, şekilleri anlatıyoruz, hayvanları tanıtıyoruz. Gün içinde bu döngü ara ara devam ediyor. Şimdilik kitapları benimsemiş gözüküyor, her ne kadar bazılarını alıp fırlatsa da, okumamızı istemese de sevdiği kitapları belirlemiş. Durmadan onları bulup getirdiği oluyor okutmak için.
Kitapların raflarda durduğu zaman sadece Eren uyuduğunda oluyor. Bir bakıyoruz hepsini alıp alıp fırlatmaya başlıyor, toplamak içinse hiç zahmet etmiyor. Düzeni öğrenmesi için iki yaşını doldurmasını bekliyoruz. Öyleymiş. Çocuklara iki yaşından sonra eşyalarını toplama, düzenleme gibi davranışlar öğretiliyormuş. Vallahi bizimki şimdilik bunu hiç yapmayacakmış gibi gözüküyor. Oyuncaklarını bir fırlatışı var, bir mutlu oluyor bunu yaparken, o zaman acaba toplamayı, düzenli tutmayı öğrenebilecek mi diye bir soru havada asılı bekliyor.

14 Nisan 2010 Çarşamba

SOYALI ÇÖREK


Bazı günler Eren' e ne yedireceğimizi bilemiyoruz. Çok seçici davranıyor.Her sebzeyi yemiyor, et türü hiçbir şey yemiyor. Ama pasta oldu mu itiraz etmiyor. Geçenlerde lor ile kurabiye yapmıştık. Yumuşak olmuştu hem de lezzetliydi. Ama tatlı olduğu için rahat yediremiyorduk. İki yaşına kadar şekerli ve tuzlu şeyler fazla önerilmiyor ya. Daha önce soyalı kek yapmıştık pekmezle. Onu da çok seviyor. Bir de soya fasulyesi ile tuzlu birşey yapabilir miyiz diye konuşurken, lor ile yaptığımız kurabiyeyi tuzluya çevirebilir miyiz diye düşündük ve denedik. Güzel oldu, herkes sevdi. Lor yerine haşlanıp püre yapılan soya fasulyesi koyduk, şeker yerine de bir parça tuz attık. Yapılışı da basit ve malzemeler de çok değil. Soya fasulyesi alırken dikkat etmeli, genetiği değiştirilmiş soya olmasın aman.
Soya proteini çok kaliteliymiş. Mineral ve vitamin bakımından da oldukça zengin. Kalsiyum, fosfor, demir, bakır, manganez, potasyum gibi minareller ve A,B1,B2,C,D,E ve K vitaminleri varmış. Bu yüzden yemek aralarında Eren'in eline vermek için iyi bir alternatif oldu.

Malzemeler şöyle:

Bir bardak soya püresi ( Soya fasulyesi haşlanıp püre yapılacak. Biraz iri de olabilir)
2 bardak tam buğday unu
2 yumurta
1/4 su bardağı zeytinyağı
1 çay kaşığı karbonat
Bir tatlı kaşığı tuz
Biraz susam

Yapılışı:

Bir yumurtanın beyazını bir kaseye ayırıp, sarısını diğer yumurta ile birlikte bir kaba koyun.Zeytinyağını ilave edip biraz karıştırın.Soyayı ilave edip karıştırın.Una karbonatı karıştırıp ilave edin. Cevizden büyük parçalar alarak yuvarlayın, önce yumurta akına, sonra susama batırarak tepsiye koyun.180 derecede ısıtılmış fırında altı hafif kızarana kadar pişirin.

6 Nisan 2010 Salı

ÇOCUĞU YÖNLENDİRME


Buralarda hiç bitmeyen soğuk rüzgarların biraz hafiflemesiyle bugün Eren'i göl kenarına götürdük. Eğirdir gölü büyük bir göl. Türkiye' nin ikinci büyük tatlısu gölüymüş. Yedi renkli göl de deniyor. Gün boyunca sürekli renk değiştiriyor, hele bir turkuaz renge bürünüyor ki görmeye değer. Kıyılarında yazın göle giriliyor. Şimdilerde piknik yapmaya başlamış insanlar. Biz de sadece gezinti niyetiyle gittik. Eren rahatça koştursun çimenlerde diye. Gezdi, koşturdu, yerden taşlar alıp fırlattı. Sonra da yorulup kaldırım kenarındaki taşlara oturdu. Bu arada biz de yaptığımız bazı davranışların yanlışlığını gördük:

Eren yerden taş alıp atıyordu. Alırken ve atarken bizden onay almaya çalışıyordu. Hiç düşünmeden " hadi al " veya " atabilirsin" gibi onaylama sözcüklerini kullandığımızı farkettik. Daha şimdiden ne yapıp yapmayacağına biz karar veriyoruz gibi bir durum oluşuyordu. Bunu farkedince bize sorduğunda hiç ses çıkarmadık. Bir müddet sonra kendi kendine alıp atmaya başladı. Bu durum o kadar önemsiz, sıradan bir şey gibi görünse de zamanla başka başka olaylarda da yaşandığında pekişecek, belki de karar alma davranışını etkileyecek diye düşündük. Bu O' nun her davranışına sınırsız karışmama anlamına gelmiyordu tabii. Kendine ya da birşeylere zarar verecek bir durum oluşacaksa elbette anlatılarak müdahele edilecekti.
Eve geldiğimizde TV8'de Doğan Cüceloğlu'nun 'İnsan İnsana' adlı programı vardı, onu izledik. Her hafta pazar günleri saat 10.45'de başlıyor. Çok güzel konular işliyor. Bugün de çocuğa verilecek eğitimin ve sevginin ne kadar önemli olduğu üzerine konuştular. Çocuğa nasihat etmenin hiçbir fayda sağlamadığı, dur-yapma-etme gibi söylemlerin işe yaramadığı ama sabırla verilen sevginin hep olumlu sonuçlar verdiği üzerine sohbet ettiler.. (www.dogancuceloglu.net'den geçmiş programları izleyebilirsiniz.)
Bu değerli insanları dinlemek bize hem keyif veriyor, hem bilgi veriyor ya da bilgilerimizi pekiştiriyor.

Eren için artık her davranışın ve sözün daha çok önem taşıdığı günler geldi. Bu mutlaka bebekliğinden beri önemliydi, ama şimdi daha da çok özen göstermemiz gerektiğini böyle programları her dinleyişimizde ya da eğitimle ilgili her kitabi okuyuşumuzda anlıyoruz.

Şimdi düşünüyorum: Çocuk yetiştirmek ne kadar bilgelik istiyor ve bunu çoğu anne ne kadar geç anlıyor benim gibi.

30 Mart 2010 Salı

KİTAPLAR

Bir kaç gündür Doğan Cüceloğlu' nun ' Keşke ' siz Bir Yaşam için İletişim adlı kitabını okuyorum. Aslında bir günde bile okunabilecek bir kitap. Ama Eren uyuyana kadar okumak mümkün değil. Elimden kitabı alıp kendi kitabını getiriyor ve onu okumamı istiyor. Bu günlerde Sincap Sini nin Kurabiyeleri kitabına takmış durumda. Onca kitabının içinden onu bulup okumamızı istiyor. O yüzden kitap birkaç gündür elimde dolaşıyor. Dili açık ve akıcı. İlgiyle okunuyor, elinizden bırakmak istemiyorsunuz. Herkesin faydalanabileceği ve kendinden birşeyler bulabileceği bir kitap. Hele çocuk büyütenlerin mutlaka okuması gerekir diye düşünüyorum. Herkes için iletişimin önemini, bilhassa çocuk büyütürken nasıl davranıldığı ve nasıl davranılması gerektiği konularında verdiği örnekler çarpıcı. Ve samimi bir dili var aynı zamanda. Samimi çünkü bilgisini ve yüreğini insanlara açmış. Ne güzel etmiş, insanlarda yararlanıyorlar böylece. Yararlanan insanlara ne mutlu diyorum kendimce. Bir başucu kitabı. Diğer kitaplarını da alıp okumalı ne kadar geç kalmış olsam da kendimce.
Kitaptan örnekler vermek isterdim ama izinsiz alıntı yapılamıyormuş.

Başka kitaplar da var evde. Zaman zaman okuyup kendimizi eğitmeye çalışıyoruz ki çocuğa faydalı olalım, doğru davranalım.

Yararlandığımız kitaplar:

Ana-Baba ve Çocuk- Haluk Yavuzer

Anne-Baba Olma Sanatı- İlkim Öz Tan

Akıllı Bebekler Akademisi - Dr.M.Semih Summak
Dr.A.Elçin Gören Summak

Çocuklarla İletişim - Adele Faber
Elaıne Mazlısh

Montessori Eğitimiyle ilgili kitaplar

Çocuğunuzun İlk 6 Yılı - Haluk Yavuzer

21 Mart 2010 Pazar

EREN ALIŞVERİŞTE


Dün alışverişe gittik. Eren'i de beraber götürdük. Ama bu alışveriş tam bir maceraya dönüştü. Eren için mi, bizim için mi onu tam bilemiyorum. Belki hepimiz için. Arabada koltuğuna oturtuyoruz ama kısa bir süre dayanıyor. Kemerleri elinden gelse koparıp atacak. Alın beni buradan diye feryatlar koparacak bu sözcüklerle cümleler kurabilse.Koltuğun ters olması da bunda etkili sanırım. Daha emniyetli diye yönü arkaya bakan koltuk alındı ama, oturunca arkadan gelen arabaları görüyor sadece sanırım arkada araba falan olmayınca sürekli bir boşluğa bakar gibi oluyor. İlgilenecek birşey bulamıyor. Birimiz ne kadar hayal gücünü zorlayıp yeni oyunlar bulsa da sonucu değiştirmiyor. Koltuğa oturmak istemiyor. Ama geçenlerde yaptığımız Ankara yolculuğunda rekoru var: Bir buçuk saat şikayet etmeden oturabilmişti. Dün ise Isparta' ya giderken ve de dönerken yarım saati nasıl geçireceğimizi bilemedik. Bir ara mama sandalyesine de 'zinhar oturmam' davranışları sergilemişti. Aylar sonra birgün hele bir oturtturalım demiştik de hiç itiraz etmeden oturmuştu ki, hala oturuyor ve hoşuna da gidiyor sanki. Belki bir gün bu ters koltuğu da sevebilir, kimbilir.
Öyle böyle markete geldik. Market arabasına da oturmaz. Etrafta kurcalanacak onca şey varken oturur mu?
Alışverişi O'mu yaptı, biz mi anlayamadık. Raflarda ne bulduysa sepete dolduruyor, elinizi çekin sepetten dercesine elimizi sepetten ittiriyor, kendi sürmeye kalkıyor. Hele top raflarını görünce kendini kaybediyor, tüm toplar yerde, hangisiyle oynayacağını bilemiyor. Hiçbirinden de vazgeçmek istemiyor.
Aceleyle ne alınacaksa alınıp, marketten kaçarcasına çıktık.

Bu Eren' le gidilen her alışverişte her daim yaşanan sıradan bir olay olsa da yine de içinde bir macerayı barındırıyor her iki taraf için de. Bize öyle görünüyor.

14 Mart 2010 Pazar

BASINDAN SEÇMELER

Farkında mısınız?

SADIK ÇELİK

Onkolog Uz. Dr. Yavuz Dizdar 3 Mart ve 10 Mart 2010 tarihlerinde Dünya gazetesindeki köşesinden soruyor; “Sütler ve yoğurtlar neden bozulmuyor, bunlar dayanıklı beyaz eşya mı yoksa bozulmaya karşı efsunlular mı?” diye. Herkes dikkat etmiştir, son yıllarda satın aldığımız kutu sütler ve yoğurtlar buzdolabında bir ay kalsa dahi ekşimiyor, ancak günler sonra ekşiyerek değil küflenerek bozuluyor. Eskiden satın aldığımız yoğurtlar 3-4 gün içerisinde tüketilmezse ekşir, tadı değişirdi. Şimdilerde marketlerden satın aldığımız yoğurtların ve kutu sütlerin içerisindeki bakteriler, UHT teknolojisi kullanılarak yok edildiğinden, içerisinde bakteri bulunmayan sütler ve yoğurtlar ekşime yapmıyor, hatta günlerce bozulmadan saklanabiliyor.

Ancak, pastörizasyon yapılan yani hızla ısıtılıp soğutulan süt ürünlerindeki sağlığa zararlı bakteriler ortadan kaybolurken sağlığa yararı olanlar da yok oluyor. Uzmanlar, sütün içerisindeki bazı bakterilerin hastalık yapmadığını, birçok hastalığı önlediğini ve sütün kesilmesini ve ekşimesini sağladığını söylüyorlar. Hatta bu bakterilerin, sağlıklı sütün bir çeşit sigortası olduğunu da belirtiyorlar. Bu durumda, aslında süt çok faydalı bir içecekken pastörizasyon, UHT gibi işlemler sonrası zararlı bir ürün haline geliyor. Prof. Dr. Ahmet Aydın bu zararları 2 şekilde açıklıyor;

1- Teknolojinin elini değdirdiği süt ve süt ürünleri, yapılan işlemler sonucu doğal enzimlerini ve proteinlerini kaybederken sindirilemez hale geliyor. Sütün sindirimini sağlayan laktaz ve lipaz aktif enzimleri pastörizasyon ve UHT gibi işlemler sonrası canlılığını yitiriyor ve yetişkin mideler tarafından gerektiği kadar sindirilemiyor.

2- Enzim eksikliği ve hayati öneme sahip proteinlerin değişmesi, sütteki kalsiyumu ve mineral elementlerini eritiyor.

Konuyla ilgili 1930’lu yıllarda Dr. Francis M. Pottenger’in 900 kedi üzerinde 10 yıl süreyle yaptığı araştırmaya göre, çiğ süt içen bir grup kedi, sağlıklı olarak büyürken, pastörize sütle beslenen grup bir süre sonra durgun, sersem ve normalde insanlarla ilişkilendirilen kalp krizi, böbrek yetmezliği, tiroit bozukluğu, solunum rahatsızlıkları, diş kaybı, kemik zayıflığı gibi kronik yozlaştırıcı rahatsızlıklara karşı savunmasız hale geldi.

Görüldüğü gibi doğal niteliklerinden uzaklaştırılmış süt, insan ömrünü değil yalnızca raf ömrünü uzatıyor.

Kutu süt ve süt ürünlerinin aylarca bozulmaması, uzun ömürlü olması pastörizasyon işlemleri ve UHT teknolojisinden mi yoksa ambalajlamalarından mı ya da inekleri yayılım için hiç meralara çıkarmadan ahır ortamında hazır yemlerle, antibiyotik kullanarak büyütülüp beslenmesinden mi kaynaklanıyor bilemiyoruz ancak bildiğimiz bir şey var ki, kaymak bağlamayan, ekşimeyen, kesmeyen sütler ve yoğurtlar doğal değildir. Ayrıca homojenizasyon sırasında süte 2 ton civarında bir basınç uygulanıyor ve süt proteinlerinin moleküler yapısı büyük ölçüde değişiyor. Moleküler yapısı değişmiş proteinlerin ise immün sistemini aşırı uyararak bazı hastalıklara sebebiyet verdiği de bilinmektedir.

Yoğurt ve süte benzer bir başka örnek de açıkta bırakılan margarinlerde görülmektedir. Yapılan bir araştırma margarinlerin günlerce bozulmadığını, acımadığını hatta karınca ve sineklerin bu margarine yaklaşmadığını gösterdi. Bu ilginç araştırma, acaba margarinlerin içerisinde ne tür bir katkı maddesi var, yoksa bunlar da mı efsunlu, diye düşündürüyor. Margarinlerin üzerinde transyağ yoktur, kalp dostudur gibi doğruluğu margarin üreticilerince kanıtlanmış, tüketicilerin sorgulamadan inandığı ibarelerin yer almasına artık söz söylemiyoruz fakat margarinlerin gözle görülen, şahit olunan bu durumuna ne diyeceğiz?

Teknolojinin elinin değdiği sütlerin ve süt ürünlerinin her ne kadar zararları bilinse de sağlığa olan yararlarından ötürü süt ve süt ürünlerinin tüketimi tüm dünyada artmaktadır. Yaşamsal aminoasitleri içeren yüksek değerli süt proteini, yaşamsal yağ asitlerini içeren süt yağı, birçok mineral madde, süt şekeri ve birçok vitamini ile süt, temel gıda maddesi olarak kabul edildiğinden kutu sütlerin raf ömrünü uzatmak için yapılan çalışmalarda aşırıya kaçılmamalı, süt ve süt ürünleri doğal özelliklerini kaybetmemelidir.

Kaynak:Cumhuriyet Gazetesi

4 Mart 2010 Perşembe

ÇAY KEYFİ

Eren'i mama sandalyesine kaç aydır oturtamıyoruz. Oyunla falan oturttuk bir zaman, ama hemen kalkmak istiyor bu sefer de. Sıkılıyor herhalde. Biz de vazgeçmiştik artık. Kucağımıza alıp yediriyoruz. Yine kucağımda öğle yemeğini yediriyordum bugün. Birkaç kaşık yedi. Bir kaşık daha uzatırken baktım ağzı dolu dudakları büzülmüş ve kapalı öyle duruyor. Aaa gözleri de kapalı. Aman Eren uyumuş. Ağzında yemek öylece uyumuş. Yemekten sonra zaten uyku saatiydi, uyutacaktım ama bunu beklemiyordum doğrusu. İki gündür hafif kırgınlık vardı üstünde. Ondandır diyorum kendi kendime ama, ağzı yemek dolu..Yavaşça seslenerek su vermeye çalıştım, bardağı dudaklarına değdirince ağzındakini çiğnemeye başladı ardından da biraz su verince ağzı boşaldı, ben de rahatladım.

Onu yatağına yatırınca hemen kendime bir çay koydum. Eren uyuyunca çay keyfi yapmanın zamanı. Kitap ya da gazete okuyarak değil, sadece çayı içtiğini hissederek içmek. Çayın keyfine varmak. Birşey okurken içtiğim zaman çay bitmiş ben farkında değilim. Tadını alamıyorum. Bu arada televizyonu da açıyorum. Eren uyanıkken pek açmıyoruz çünkü. Televizyonda izlediğim birşey de yok aslında ama çayımı içerken, kısa bir süre kanallar arasında öylesine dolaşmak hoşuma gidiyor. Sonra Eren uyumaya devam ediyorsa gazetemi okurum, olmadı internete girerim ya da mutfağa.

Eren uyuyunca, uyanana kadar şunu da yaparım, bunu da yaparım diye planlar yaparım kafamda ama o süre hemencecik geçiverir. İşte ağlıyor,uyandı bile. Bugün bir saat kadar uyudu. Neyse ki çay keyfini yapabildim.